Peki ya kaç kere ölür insan? Mezun olamadığında, iş güç sahibi olamayınca, evlenemeyince ya da boşanamayınca mı? Ya da… Ya da öyle işte… Beyninin içinde sonsuz döngüyle dolaşan seslere bir türlü son veremiyordu.
Gururumu da usulca ayakkabılarımın yanına bırakıp
içeri girdim. Apartmandaki nem kokusu da geride kalmıştı. İçerisi yaşlı insanların evine has elemle karışık havasızlık kokuyordu. Koyu renk mobilyaların eskimiş yüzleri, onlarca yıl öncesinden kalmış renkli küllükler, köşede püskülleri yer yer sökülmüş bordo kadife şapkalı abajur… Bütün bu eşyalardan bağımsız, yakılan cezaevlerindeki yanık insan kokusu burnumdayken söze girdi kadın...
Heyecanlandı. Kalbi çok hızlı atıyordu. Onun kapının öteki tarafında olduğunu bilmesi bile şimdiye kadar tatmadığı bir duyguydu. Mumları aldı, biraz daha hızlanarak gitti kapıya...
Editör olduğumu söyleyince pek mutlu oldular. Çok severlermiş kitap okumayı. Yazmayı deneyenler bile varmış aralarında. Mesleğimden girince konuya, anlattım da anlattım. Kitaplar, yazarlar, günümüz edebiyat dünyasında var olmanın zorlukları… Mest oldular.