Pek hoşlanmadığım bir yazar olup, ön yargıyla okuduğum bir kitaptı. Fakat beni gerçekten şaşırttı ve bir solukta okudum . Bazen gerçek sandığımız şeylerin arkasını bilememek, içimizde büyütttüğümüz nefret, öfke ateşi en çok bizi yaralamasını anlattı. En çok da son sayfadaki günlüğüne yazdığı ilk sayfa şuraya bırakıyorum;
Bugünlerde daha iyi anlıyorum ki, insanları güçlü kılan en temel şey inançmış. Yaratana, kadere, aileye, dostuna, evladına, geçmişine veya geleceğine… Bir şeylere şüphesiz güvenmek, bireye içsel bir güç oluşturuyormuş.
Bir gün, en hazırlıksız anımda elime tutuşturdular hayatı. Ne yanında bir kullanım kılavuzu vardı, ne de yanımda bir yoldaş. İçime de bir fidan ekmemişlerdi ki, o serpilip ağaç olsun da onun dallarına tutunayım. Doğduğum gün değil ama işte o an koymuşlardı caminin avlusuna. Acımadan ve arkalarına bakmadan uzaklaşmışlardı cüzzamlı birinden kaçar gibi.
Benim yaşamış olduğum hayatın ne bilindik hadiseleri vardı, ne de uçlarda karmaşa içindeydi. İkisinin ortasıydı galiba. Bir yandan varlığıma her gün şükrederken diğer yandan da yok olmam için dua ederdim. Melankolik de değildim, kalender de…
Çok yönlüydü kişiliğim ve yüreğim başka, aklım başkaydı hep. Gözlerim batıyı görür, kulaklarım doğuyu duyar ve ellerim güneye uzanırdı.
Derken yıllar şöyle böyle geçti bir şekilde. Şimdi anlıyorum ki asıl mana, kişinin düşüncelerindeymiş. Asıl iç savaş; ruhsal erozyonla mücadele etmekmiş. Asıl huzur; güvenecek birilerinin olmamasıymış. Tamam, mutlulukları birine bağlamak yanlış ama hiç kimse üzerinden mutlu olamamak da insanı öldürürmüş.
Hiçbir zaman imkânsızı istemedim lakin hep zora göğüs gerdim. Yüksekten kopmadım asla ama yerde de kalmadım. Bazen samimilikten ibaret bulunduğum kimsenin işine yaramadı, bazense ağlamaktan tutum, yarandığım