Uzun uzun burnumu çektim.
"Önemi yok, onu öldüreceğim!"
"Ne diyorsun sen, küçük; babanı mı öldüreceksin?"
"Evet, yapacağım bunu. Başladım bile. Öldürmek, Buck Jones'un tabancasını alıp güm diye patlatmak değil! Hayır. Onu yüreğimde öldüreceğim, artık sevmeyerek... Ve bir gün büsbütün ölecek."
Toparlanmam için bir hafta gerekti. Bezginliğim, ne acılardan, ne de yediğim dayaktan geliyordu. Doğrusu evde bana iyi davranmaya başlamışlardı. Bu da olağan değildi aslında. Ne var ki, bir şeyin eksikliğini duyuyordum: beni kendime getirecek, belki insanlara, onların iyiliklerine inandıracak önemli bir şeyin eksikliği. Uslu uslu, canım hiçbir şey istemeden, hemen hemen hep Minguinho'nun yanıbaşındaydım. Hayata uzaktan bakarak, ilgisizliğimde yitip gitmiş gibiydim.
"Xururuca!"
"Ne var?"
"Ağlamak kötü bir şey mi?"
"Ağlamak hiçbir zaman kötü değildir, budala. Neden sordun?"
"Bilmiyorum. Bir türlü alışamadım. Sanki yüreğim boş bir kafes..."