Amerika’nın Kuruluşu ve “Yıkılışı” (Bir Mitin Anatomisi)
Amerika’nın kuruluşu, genelde “özgürlük” ve “demokrasi” masalıyla anlatılır; gerçekte ise silah, mülkiyet ve dışlama üzerine kurulu sert bir projedir. 1776 Bağımsızlık Bildirgesi “tüm insanlar eşittir” derken, bunu yazanların büyük kısmı köle sahibiydi. Yani ülke, eşitlik fikriyle değil; eşitsizlikle çelişen bir ideal vaadiyle doğdu. Bu vaadin gücü, ilerideki tüm çatışmaların da kaynağı oldu.
Kuruluş, aynı zamanda sistemli bir yok etme sürecidir: Yerli halklar, “medeniyet” adına sürüldü; toprak, kutsal değil mal kabul edildi. Batıya genişleme (Manifest Destiny) kader değil, organize bir şiddet politikasıydı. Amerika burada imparatorluk refleksini daha doğarken edindi: sınır varsa, aşılmalıdır.
İç Savaş, bu kurucu çelişkinin ilk büyük çatlağıydı. Kölelik meselesi çözülmedi; sadece biçim değiştirdi. Federal devlet güçlendi ama toplum parçalı kaldı. Savaş sonrası kurulan düzen, özgürlükle değil; kontrol, sermaye ve kimlik hiyerarşileriyle işledi. “Amerikan rüyası” bu noktada ekonomik bir vaat olarak yeniden paketlendi.
“Yıkılış” ise tek bir tarihe bağlı değildir. Amerika, bir anda çöken imparatorluklardan farklı olarak yavaş çürüyen bir yapıdır. Finans kapitalin siyaseti ele geçirmesi, savaşın dış politika değil ekonomi aracı haline gelmesi, toplumun kültürel olarak ayrışması ve gerçeğin yerini anlatının alması bu sürecin göstergeleridir. Güç devam eder ama meşruiyet aşınır.
Bugün Amerika hâlâ ayakta; fakat kurucu mitlerine artık kendisi de inanmıyor. Demokrasi bir ideal değil, bir marka; özgürlük bir hak değil, pazarlık unsuru. Sistem işlemeye devam ediyor ama anlam üretemiyor.
Amerika özgürlük vaadiyle kuruldu, çelişkileriyle büyüdü ve şimdi çökmekten çok, kendi mitlerini yiyerek ayakta kalmaya çalışıyor.