Obey

Obey
︎ Göründüğüm gibi, konuştuğum gibi, yaşadığım gibiyim ama düşündüğün gibi olmaya bilirim... ︎!? ︎
Pleasantville (yaşamın renkleri) // 1998 “renksiz bir dünyada yaşamanın aslında ne kadar ‘güvenli’ ama bir o kadar da ‘ölü’ olduğunu suratına tokat gibi vuran film.” başta masum bir fantezi gibi başlıyor: 90’lardan iki genç, siyah-beyaz bir 50’ler sitcom’unun içine düşüyor. Tobey Maguire nerd, Reese Witherspoon asi. klasik zıtlık. ama olay bu değil. asıl olay şu: o kasabada herkes mutlu değil, sadece nasıl mutsuz olunacağını bilmiyor. pleasantville dediğin yer: -- herkes aynı saatte uyanır — aynı şeyleri söyler — aynı hayatı yaşar — kimse sorgulamaz yani ütopya gibi görünen, aslında steril bir hapishane. sonra “renk” giriyor. ama bu renk literal değil sadece: — arzu → renk — sanat → renk — isyan → renk — seks → renk — düşünmek → renk
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
Beşiktaş'ı sevmiyorum çünkü Fenerbahçe'liyim, galatasaray’dan nefret ediyorum çünkü insanım.
"Ne güzel adamlar var; Seven, Özleyen, Bekleyen, İhanet nedir bilmeyen, Aşık olabilen, Ve birde kadınlar var; Böylesi adamlara hiç denk gelmeyen... Cemal Süreya
26 nisan 2026 galatasaray – fenerbahçe maçı futbol değil, kolektif bir yön kaybı deneyi izledik. sahada 11 kişi vardı ama ortada takım yoktu; daha doğrusu herkes başka bir fikrin peşindeydi, o fikir de yoktu zaten. Fenerbahçe adına sahaya çıkan yapı, ne pres yapabiliyor ne geriye koşuyor ne de topu nereye götüreceğini biliyor. top ayağa geldiğinde oyuncuların yüzündeki o yarım saniyelik “şimdi ne yapacaktık?” ifadesi sezonun özeti gibi. plan yok, refleks yok, organizasyon zaten hiç uğramamış. ilk 11 tercihi desen ayrı bir muamma. bazı oyuncular belli ki form durumuyla değil, excel tablosunda ismi var diye sahada. orta saha delinmiş, kanatlar kopuk, forvet yalnızlıktan existential krize girmiş. rakip iki pas yapınca savunma çizgisi dalga gibi geri kaçıyor. Galatasaray tarafı bile “çok iyi oynadı” diyemiyorsun aslında; onlar sadece ne yaptığını bilen taraf olduğu için bu kadar net gözüktü. temel futbol aklı, bu maçta lüks gibi durdu. pozisyonlar? var gibi ama yok. üretilmiş değil, düşmüş. tesadüfler zinciri. biri topa vuruyor, diğeri “aa gol oluyordu” diye bakıyor. organize atak diye gösterilen şeyler mahalle maçında “ver kaçarım abi” seviyesinde. kartlar desen sinirden, çaresizlikten. taktik faul bile değil çoğu; “yetişemiyorum bari indireyim” panik hali. hakemlik bir durum da yok aslında, sahadaki dağınıklık her şeyi gölgeledi. en acısı şu: bu kötü bir gün değil, bu bir karakter meselesi gibi duruyor. bir takım kötü oynayabilir ama ne oynadığını bilmezse orada iş teknik direktörü de aşar, yapı sorunu başlar. bugün sahada olan şey tam olarak buydu. özetle; futbol izlemek için açıp, varoluşsal sorgulamayla kapattığımız bir maç oldu. utanç verici mi? evet. ama daha kötüsü, kimse şaşırmamış gibi.
Fenerbahçe bugün sahaya takım olarak değil, dağılmış bir fikirler mezarlığı olarak çıktı. futbol oynamaya çalışan bir ekip değil, ne oynadığını unutmuş bir kalabalık izledik. bu kadar kimliksiz, bu kadar omurgasız bir oyun nadir bulunur; arkeolojik kazıyla çıkarılır. ilk 10 dakika “belki bir plan vardır” diyorsun, 20’de “herhalde oyuncular anlamadı”, 30’da fark ediyorsun ki ortada plan falan yok. bu, doğrudan başıboşluk. herkes topu ayağından atmaya çalışıyor çünkü top ayağındayken sorumluluk almak gerekiyor ve bu takımın en korktuğu şey o. orta saha diye bir şey yok. literal olarak yok. rakip geçmiyor, yürüyerek transit geçiş yapıyor. savunma hattı geri kaçmıyor, panik içinde çözülüyor. bir pozisyonda 4 oyuncunun aynı anda aynı adama bakıp hiçbir şey yapmaması, sezon özeti gibi bir kısa