Büyükelçi güldü.
"İnsanların dedi, "toplumun kendilerine yüklediği bütün önyargıları ahmakça taşıdıkları bir deve dönemleri vardır, sonra aslan dönemi gelir; önyargılara karşı aslan gibi savaşırlar ama bir de nazılaenn ne geçebildiği bir çocukluk aşaması vardır. En üst aşamadır bu. Hayata bir çocuk safiyetiyle bakmak ve oyun oynamak; her türlü etkiye açık hâle gelmek. Yitirilen safiyeti tekrar bulmak. Bu yüzden oyun oynuyorum."
Normal insanların niye güvenli toprakları terk etmediğini, niye kendilerini maceraya açmadıklarını çok iyi anlamıştı artık. Mülkiyetleri kendilerine ait hapishanelerde kalmalarının tek nedeni güvenlikti. Evleri ve eşyaları, koltuk takımları, kanepeleri, yemek masaları, yemek takımları, gümüşleri, kristalleri onların dışarı çıkmalarını engelleme değil, tam tersine büyük bir tehlikeye karşı koruma görevi üstlenmişti. Hangi tehlike mi? Kendileri! Kurulu düzen, insanın kendi kendisiyle karşılaşmasını engelliyordu. Düzenin dışına çıkmaya kalkanlar da onun gibi oluyordu işte.
Yatağımda kulağımı dikiyor ve sıçramaya hazır duruyorum ve bu gözlerim, karanlığa gözlerini diken kişinin gözleri sanki. Bana hep böyle yaşamışım gibi geliyor.
Ve yabancı ona şöyle diyordu: Herkesin kendisine düşen bir uykusu vardır Endymion. Ve senin uykun, seslerden, çığlıklardan ve topraktan, gökten, günlerden sonsuz bir uyku.
Vahşi yalnızlık senindir.
Niğdeli Abdullah, dağlarda, ıssız karakollarda geçen dikenli hayatlarını şakalarıyla daha katlanılır kılan ve durmadan gülen bir çocuktu. Sanki bazı kişiler, çevrelerindeki insanların yaşamını kolaylaştırmak için dünyaya gelir ya, Abdullah da onlardandı işte.