Boyahane, insan vücudundaki kanserli hücreler gibi kendi kendine savaş açmış bir yerdi. Kendi içinde bir ur gibi büyüyen bu alan, en pis, en unutulmuş ve en yüzüne bakılmayan köşesiydi atölyenin. Alüminyum doğrama ile ayrılmış ama hiçbir sınırın tam olarak çizilemediği bu bölge, iki kişi için bile çalışmaya elverişli olmayacak kadar dar ve boğucuydu. Sigorta kaldırıldığında havalandırma devreye giriyor, boru üzerinde bulunan katman katman toza bulanmış mazgallardan, küçük çaputa dönüşmüş iplik gibi tozlar oradan ayrılmak istercesine dalgalanarak havaya kalkıyordu. Burası gerçekten soğuktu. Boya masasının hemen üstündeki havalandırmanın rüzgârı, tenin açıkta kalan her noktasında zorla hissediliyordu. Güya parçaların iyi görünmesi için masaya yakın takılan beyaz floresan koyu gri tozlara bulanmıştı. Tiner ve boya kokusu ile birlikte havalandırmanın pekte iyi takılmamış borularından titreşerek çıkan ses ile bakımsızlığın katman katman üst üste yığıldığı, çürümenin sessizce ilerlediği bir noktaydı burası. Temelde hijyenin hat safhada olduğu bir ameliyathanenin renklerini barındıran bu yer tam tersine pisliğe boca edilmişti, tıpkı vücudun kendi hücrelerini tanımayı bırakıp içten içe çöküşe sürüklendiği bir hastalık gibiydi.