Daha önce verdiğim seminer örneğini yeniden alırsak, bir katılımcı–özne sosyal sistemin az veya çok birinden ayrılamayan temel yapısal özelliklere kesinlikle katkıda bulunur; bu örnekte, söz konusu sosyal sistemi özne-katılımcıya “dışsal” olarak görmek mantıksızdır. Bu özne-nesne ilişkisini entagmatik dualist olarak adlandırabiliriz. Diğer yandan, aynı anda, daha büyük sistemler veya oyunlara (sözgelimi, bir ulus-devlet veya çokuluslu bir şirkete), sadece çok az katkıda bulunan bir inşa sürecine (oyundan çekilmenin oyunun temel yapısal özelliklerini tamamen etkilememesi anlamında) katılmakta olup, tamamen haklı olarak, söz konusu büyük sistemi kendine “dışsal” olarak görebilir, bu ilişkiden sentagmatik dualizm olarak söz edebiliriz.
Yukarıda söylenenler ışığında, hiyerarşik bir konumdaki öznelerin soyut kurallarla veya somut toplumsal oyunlar ya da sistemlerle nasıl bir ilişki içinde olduklarını yapının ikiliği şemasıyla anlamanın imkânsızlığı yeterince açık hale gelir. Özneler soyut kurallar ve kaynaklara hem pratik hem de teorik-stratejik tarzda yönelirler ve ayrıca bazıları diğerlerinden daha dışsal olarak farklı somut sosyal sistemler ve oyunlara yönelir; neticede, ikilik ve dualizm kavramları aynı ölçüde vazgeçilmez önemdedir.
Modern bir sanayi organizasyonunun otorite yapısını alalım. Atölyedeki işçilerin kurallar ve kaynaklara esasen bir “doğal–icraat” olarak yöneldiklerini, yani işlerini sürdürmek ve geçimlerini sağlamak için kurallar ve kaynaklardan pratik bir biçimde, sorgulamadan yararlandıklarını varsayalım. Bununla beraber, aynı kurallar ve kaynaklar bilimsel yöntem ilkelerinden etkilenirken, atölyedeki verimliliği artırmak için iş kurallarını analiz etmek ve değiştirmek isteyen ustabaşıların ilgi konusu ve odağı olabilir. Bu, paradigmatik dualizm
Bourdieu, çalışmalarında hem özgülüğü hem de spontane sosyoloji dediği, gündelik hayatta doğru sayılan tüm fikirleri aşarak, sosyolojide inşacı bir yaklaşımı kullanma çağrısı yapmaktadır. Sosyal hayatın nesnel ve öznel boyutlarının kopmaz biçimde birbirine bağlı olduğunda ısrar etmesi, onu mikro-makro ve eylemlilik-yapı gibi düalizmlere karşı çıkmaya götürmüştür.
Bourdieu’ye göre (1997: 27), sosyoloji, tarihsel olarak kendisini dayatan ve sosyal çatışmaların etkisi altında yeniden-üretilmiş olan birtakım düşünme kalıplarının keyfiliğini açığa çıkararak, sosyal dünyanın temsilini çalışma konusu yaparak bağımsızlaştırıcı bir eyleme katkıda bulunabilir.
“Bourdieu’nün Marksist düşünceden çarpıcı biçimde ayrı düştüğü nokta, sınıf ve sınıfsal mücadeleler sorununu kavrama noktasında ortaya çıkar. Bourdieu, politik-iktisadın maddeci yorumundan hareketle geliştirilmiş bir iktisadi sınıf kavrayışının, sosyolojinin temelini/kalkış noktasını oluştumayacağını ve bu görüşün aşıldığının açıkça farkındadır. Bourdieu için sınıf, sosyal çözümlenmenin kalkış noktası değil, sosyal alanların incelenmesinde kullanılabilecek analitik araçlardan birisidir. Bu, sınıfın, Bourdieu için önemsiz bir kategori olduğu anlamına gelmez. Aksine sınıf, sadece mülkiyet ilişkilerinin, üretim araçlarına hükmetmenin iktisadi kavrayışının diline çevrilmiş biçimi değildir. Sınıf, sosyal kozmosta özerkliğini oluşturmuş bir kültürel ve sosyal sermaye alanının derin belirleyiciliği ve eğitim kurumunun toplumsal eşitsizlik yapılarımı sürekli bir şekilde üreten mekanizmalarıyla ilişkilendirilerek anlaşılabilecek bir sosyal ve aynı zamanda kültürel kategoridir.”
Entelektüel, bilimsel ve sanatsal alanlardaki mücadeleleri kabul gördüğü için, yetkin olduğu konularda kamusal alana müdahale hakkı talep edebilir ve bu hakkı kullanabilir.
Bourdieu ilk kez 1968'de yayımlanan sosyolojik epistemoloji hakkında bir başyapıt olan Sosyoloji Zanaatı'nda bu "Uygulamalı Rasyonalizm'i " toplum araştırmasına uygular. Herhangi bir bilimsel nesne gibi sosyolojik olgular da sosyal gerçeklik içinde önceden hazır, verili şeyler değillerdir; sosyal gerçeklik "Ele geçirilmeli, inşa edilmeli ve betimlenmelidir. "