Küçük krallığıma girip de dünyayı dışarıya kilitlediğim anda tuhaf bir şey oldu. İçimde, neredeyse coşkuya benzer bir duygu kıpraşmaya başlamıştı. Hayli saçmaydı ama bu. Durumlar zaten hiç de parlak değilken... Daha birkaç dakika önce sevdiğim kadın tarafından terk edilmişken. Yoksa bir aşkın bitişinin yarattığı hüzün şimdiden yeni aşklara yelken açmanın heyecanına mı bırakmıştı yerini? O kadar zayıf karakterli olabilir miydim? Nedeni belirsiz sevincim yüzünden suçluluk mu duymalıydım yoksa sevinç zannettiğim bu duygu sadece keçileri kaçırmaya bir adım daha yaklaştığımın bir göstergesi miydi? Bir yerlerde bir şiirin kendi kendini yazmaya başladığına yemin edebilirdim; demek ki ikinci olasılık akla daha yakındı.
"Burada." - "Bu bir mantar," demiş Karanfil Kız. "Öküz değil." - "Öküz mantarın içinde," diye cevaplamış oğlan. "Bu hayatımda duyduğum en saçma şey," demiş kız küçümseyici bir tavırla. "Ne yani," diye çıkışmış kuzen, "öküzün dünyayı taşıdığına inanıyorsun da bir mantarın içinde olduğuna mı inanmıyorsun? Amma da aptalmışsın!" Oğlanlar sevdikleri kızlara böyle şeyler söyler ki, gerçek duyguları anlaşılmasın.
"Bana bu gece bir hikâye anlatır mısın? Eskiden olduğu gibi."
"Elbette." Ceketini çıkartıp yanıma kıvrıldı babam. "Sana eğlenceli bir masal anlatayım öyleyse."
"Hayır. Hüzünlü bir hikâye anlat bana."
"Hüzünlü mü? Niye ki?"
"Babacığım," dedim. "Sen de biliyorsun, vakit mutlu hikâyeler için çok geç."