Kino incinin yüzeyinde, o küçük mağarada başı uçurularak ölen Coyotito’yu gördü. Çirkindi inci; boz renkteydi, uğursuz bir şiş gibiydi. Kino, incinin çarpık, çılgın ezgisini duydu. Eli titredi azıcık, usulca Juana’ya dönüp inciyi ona uzattı. Juana yanında duruyordu, küçük, cansız yük, hâlâ omzundaydı. Bir an, kocasının avucundaki inciye baktı, sonra Kino’nun gözlerine ve dedi ki usulca: “Hayır, sen!”
Ve Kino geriledi, olanca gücüyle fırlattı inciyi.
Juan Tomas ağır ağır salladı başını. Ağabeydi o. Kino ondan öğüt bekliyordu. “Anlamak güç,” dedi. “Ta beşikten mezara dolandırıldığımızı biliyoruz. Yine de yaşamayı sürdürüyoruz. Sen yalnızca inci alıcılarına meydan okumadın, bütün bir yapıya, bütün yaşam biçimine meydan okudun. Senin adına korkuyorum.”
“Açlıktan ölmekten öte ne gibi bir korkum olabilir?” diye sordu Kino.
Juan Tomas ağır ağır başını salladı. “Açlıktan hepimiz korkarız. Ama diyelim ki haklı çıktın, diyelim ki incin gerçekten çok değerli o zaman bu oyunun biteceğini mi sanıyorsun?”
Geleceğe ilişkin düşü gerçekti, asla yok edilemezdi, hem sonra “Gideceğim” demişti bir kere, bu da gerçekti. Gitmeye kesin karar vermek ve bu kararı açığa vurmak yarı yolu aşmak demekti.