Bu dünyada her şeyin bir rengi vardı; bir kimliği. Ayırt ediciydi renk. Sınıflandırmak ya da tanımak için birebirdi. Ama gerçekten, öyle miydi? Renk bir kartvizitten ibaret miydi bizim için?
Siyahı ve beyazı tenin, ırkın rengi yaptılar aslında mevzubahis kahvenin tonları olsa da. Gözlerde maviyle yeşile renkli dediler sadece. Damgalar bastı insanlar renklerle. Siyah ve beyazın olmadığı bir dünyaya keskin sınırlar çizdiler, bayrak yaptılar onlardan. Renklerin ahengini anlayamayanlar basitleştirdi ve aynı zamanda çıkmaza sürdü her şeyi. Herkesin kanı kızıl akarken renklerden bir ağ ördüler insanlığa, ön yargıya koca bir taht hazırladılar.
Saçları kestane; Kızıl Erin.
Koyu giyiniyor; Gotik Erin.
Kırmızı ruj sürmüş; Or**pu Erin.
Pembe çanta; Barbie Erin.
Gökkuşağı desenli çorap; Hii, Gay Erin.
"Ne hissettin?" dedi şaşkınlıkla.
"Ateş," diyenildim soluklanmayı şimdi akıl ederek. "Sana ne zaman dokunsam ateşler içinde yanıyorum."
İan huzursuzca geriledi "Sana acı veren bir şeyse belki de bana dokunmamalısın. Yanımda olmalısın."
Tekrar kaçmasına izin vermeden ona yürüdüm. "Ama yanındayım. Ben yanmayı seçiyorum. O kaybolmuşluk hissi bundan daha beter yakıyor."
"Ben böyle güzel, böyle kutsal bir şey hissederken senin can çekişmen doğru değil. Bunu kabul edemem."
"O güzel, kutsal olan şey ne? Sen ne hissediyorsun İan?"
Konuşmadan önce biraz durup düşündü. "İlk defa tüm benliğimle, tüm kalbimle bir yere ait hissediyorum Erin."
Bu, adımı onun ağzından ilk duyuşumdu. Onun ağzından daha çok sevmiştim. Ve ardına dizdiği kelimeleri daha çok sevecektim.
"Evimmişsin gibi hissediyorum."
"Yansımalarda sen varsın. Geceleri senin çığlıklarına uyanıyor ama uyandığımda kendimi yatağımda değil senin yanında buluyorum. Senin rüyalarında. Çok korkuyorsun. Her gece korkuyorsun. Yatmadan önce endişeni hissediyorum. Kalbinin gümbürtüsünü işitiyorum. Seni sakinleştirene kadar ben, düzgün nefes bile alamıyorum."