Kemalist modernizmin vaatlerinin tükendiği noktada, 80' leri kültürel düzeyde tüm topluma yayılmış bir özgürlük vaadinin zemini kılan da buydu. Bugüne kadar Kemalizmin temsil ettiği "yükseklik", kendinden fazlasını temsil etmeyi, bütün
toplun adına davranmayı, ortak bir modem kimliği temsil etmeyi gerektiriyordu. Bu ise elbette yalnızca seçkinlerin kitleler üzerinde değil, seçkinlerin kendi kendileri üzerinde de bir baskı olarak yaşandı. Kendini "akıl" konumuna yükseltmek, başkalarını temsil etmeye aday olmak, merkez olmak yalnızca bir iktidar üzerine değil, aynı zamanda bir memurluk, bir feragat üzerine de kurulur. Modem kimliğin taleplerini tehdit eden her şeyden uzak durmayı, geri çekilmeyi gerektirir. Bu açıdan 80'ler bir bakıma yüksek kültüre de yüksekliğinden vazgeçme, kendi adına davranma, yalnızca kendini temsil etme serbestliğini verdi.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Belki de bu toplumun ezikliği, ancak gururu
kırılmış, özgüvenini kaybetmiş bir erkeğin sesinde dile getirilelebilirdi. Ama 80'lerde artık bu ses yerini giderek başka bir sese bıraktı.
Türkler taşralarını -kendi içlerindeki _ "üçüncü dünya"yı-
1980'lerde keşfettiler...
Oh oh Emine"ler, "Allah Allah bu nasıl sevmeklerde, yalnızca taşra kendine şehirli bir kimlik keşfetmekle kalmadı, aynı
zamanda şehir de kendi içindeki taşrayı, bugüne kadar seçkin
olabilmek için dışarıda bırakmak zorunda kaldığını, gelişebilmek için kıyıya itmiş olduğunu. Batılı olabilmek için bastırmak zorunda kaldığı şeyleri de keşfetti.