Bir üniversite kampüsünün (Oxbridge) taş duvarları arasında dolaşan anlatıcı, görünüşte sıradan bir yürüyüşe çıkar; fakat adımlarının ritmi kısa sürede düşüncenin derin sularına karışır. Çimenlere basması yasak bir alandan bir görevli tarafından çevrilmesi, kütüphanenin kapısında yanında bir erkek olmadan içeri alınmayacağının söylenerek durdurulması, erkek egemen dünyanın görünmez ama sarsıcı sınırlarına çarpmasına neden olur. Bu gündelik engeller, onu daha büyük ve can alıcı bir sorunun izine götürür: İnsan neden üretir, kadınlar neden az yazmıştır ve kimlerin üretmesine izin verilir?
Anlatıcı, tarihin koridorlarında ve kütüphane raflarında dolaşıırken kadınların yalnızca eksik bırakılmış bir hikâyenin değil, susturulmuş bir hafızanın da taşıyıcısı olduğunu fark eder. Karşısına çıkan büyük bir paradoks vardır: Kadın, erkek şairlerin kurmacalarında ve kaleme aldığı dizelerde insanlığın zirvesi, adeta bir kraliçe gibi yüceltilirken; gerçek tarihin ve hukukun sayfalarında mülkiyet hakkı olmayan, dövülen ve evlere kapatılan bir figürdür. Geçmişin kayıtları tamamen erkekler tarafından ve kadınlar hakkında yazılmış, kadınların kendi sesi ise gölgelerde kaybolmuştur. Bu sessizlik içinde, Woolf’un dehasıyla hayali bir figür belirir: Shakespeare’in kız kardeşi Judith. Ağabeyi kadar yetenekli, aynı gökyüzüne bakan, aynı içsel ateşi taşıyan bu genç kadın; eğitimden, özgürlükten ve kendi yolunu seçme hakkından mahrum bırakılır. Tiyatro dünyasında şansını denemek istediğinde ise aşağılanır ve çaresizlik içinde intihara sürüklenir. Deha ve yetenek, üzerinde yeşerebileceği bir toprağı (yaşam alanı) olmadığı için bir tohum gibi kuruyup gider.
Böylece anlatıcı, yaratmanın yalnızca soyut bir ilhamla doğmadığını, tamamen materyalist gerçeklere bağlı olduğunu anlar. Bir insanın