-Memure aniden yüzüne baktı, "Hücrede miydiniz?" diye sordu.
-Selim hayır anlamında başını salladı; gözleri kapandı, anılar bir sel gibi içine aktı. Ter kokusu, sigara dumanı, rutubet... Hepsi birbirine karışıyordu. "Koğuştaydık. Yaklaşık kırk kişi."
-Polisin alnı kırıştı, sesi sertleşti: "Suçları neydi?"
-Selim monoton bir sesle, bir makine gibi konuştu: "Bilmiyoruz. Galiba okuma yazma bilmekti."
-Memure şaşkınlıkla kalemi düşürdü; kalem masada yuvarlandı, yere çarptı. "Bu nasıl suç?" dedi, inanmadığını belli eden bir ifadeyle.
Ülkenin en iyi okullarından geçmiş, yabancı diller bilen, edebiyatla, sanatla yoğrulmuş olanlara bu cezayı reva gören generaller bu koğuştaki insanların toplam bilgisi yanında çırak bile olamazlardı. Geleneksel, dar kafalı memurlardı; vatan sevgisi dedikleri, cehaletten ve kör itaatten başka bir şey değildi. Ama güç ellerindeydi: kelepçeler, göz bantları, pikaplar, merkezler.