Sabahın ilk saatlerinde şehir henüz tam uyanmamıştı; sokaklarda dolaşan serinlik, geceden kalma bir düşünce gibi ağır ağır çekiliyordu. Pencereden görünen solgun ışık, eşyaların üzerine sessizce yerleşiyor, odanın içini hatıralarla dolu eski bir sandık gibi açıyordu. İnsan bazen en sıradan sabahlarda bile kendi hayatının ağırlığını yeniden fark eder. O anda, vakit sanki ilerlemek yerine genişliyor, geçmişle şimdi arasında görünmez bir köprü kuruyordu. Dışarıdan gelen uzak bir ses, düşüncelerin arasına düşen küçük bir taş gibi halkalar oluşturdu. Şehir uyanmaya başladıkça, insanın içindeki yalnızlık da kendine daha belirgin bir yer bulur. Belki de huzur, tam böyle anlarda, gürültüden önceki kısa sessizlikte gizlidir.