Bir insanı geride bıraktığında, sırf onu mu bırakıyorsun geride? Onunla dahil olduğun dünyayı “ artık miadını doldurdu” deyip kırmızı bir tuşa basıp havaya uçurmak ve başka bir gezegene taşınmak diye bir şey var mı? Hayatlarında hiç yalnız kalmamış kadınlar beni anlar mı peki? İşe yaramaz da olsa o gidince hayatın ne biçim tenhalaşacağını, kız arkadaşlarının aile ajandalarının doluluğu içinde sana bir pazar günlerini ayırma ihtimalinin yılda en fazla üç bilemedin dört olduğunu kimse bilmiyor mu? Bu kadınlar hiç duymuşlar mı eşyanın sesini “ evde bir nefes olsa keşke” diye iç geçirdikleri tenha bir pazar gecesinde? Sırf o nefes sesinin hatırına, insan nelere katlanır, bilirler mi? Hayatlarında hep doğru ata oynamış kadınlar için her şey de kolay. Benim gibi daha ilk yüz metrede kaybedeceği gayet aşikar, düz yolda yürümesini bile beceremeyen atlara düşkün biri için hayat çok farklı bir yer.
Annem ve babama hayatın tuhaf bir hediye olduğunu anlatmaya çalıştım. Başlangıçta bu hediye fazla abartılır: sonsuz yaşama sahip olduğu sanılır. Sonra verilen değer azımsanır, küçümsenir, herkes ona berbat der, kısa bulur, ondan kurtulmaya hazır gibidir. Sonunda anlaşılır ki hayat bir hediye değil emanettir. Ödünç verilmiştir. O zaman herkes onu hak etmeye, ona layık olmaya çalışır. Tam yüz yaşında olan ben neden bahsettiğimin farkındayım. İnsan yaşlandıkça hayatı takdir etmek için daha fazla zevk sahibi olmalı. Daha hassas olmalı. Ustaca davranmalı. Herhangi bir sersem on ya da yirmili yaşlarında hayatın keyfini sürebilir ama yüz yaşındayken, artık hareket edemez duruma gelince insan aklını kullanmalı.