"Bir ateş tam ortamızda yandığında, bir çocuk parkı sanki içinde olduğumuz bir nehir gibi bizi boğduğunda, günebakanlar yüzünü güneşe değil bize döndüğünde, ayrı ayrı bindiğimiz tren girdiği karanlık tünelden çıktığında ve biz o trenden el ele indiğimizde, onun benim ikiz alevim olduğunu anladığımda ve kollarında daluyku geceler geçirdiğimde, başlangıcın ve bitişin sadece onun yanı olduğunu anlamıştım."
"Ben bir günebakan tarlasına girdim,"
"Ya tüm günebakanlar güneşe değil bana bakacak ya da girdiğim o tarlada güneş beni yakacak, sonum külden toprak olacak."
"Ama ben gururumu bir gelincik tarlasında, elin oğlunun olmayan vicdanına bırakmayacağım."
"Ben seni bir kan tarlasında buldum," "Saçların kızıldı."
"Kan tarlasını yaktım, seni kendime sakladım. Saçlarını siyaha boyadım."
"Şimdi bir günebakan tarlasında güneşi mi kıskandırıyorsun?"
" Ellerini görürsem, yüzünü görmesem de onu tanıyacağımı biliyor gibi.
Kim olduğunu biliyordum.
Onu sarhoşken ve her yer karanlıkken, mantığım kafamın içinde değilken bile tanırdım.
Onu, bin tane yabancının ellerinin olduğu masada ellerinden tanırdım."
"Çünkü bilirsin," dedim bu kez duyabileceği bir sesle. "İnsanı kötü anıları değil, iyi anıları ağlatır. Çünkü o ânın bir daha yaşanmayacağını bilirsin."