Bu gece içkin bir sitem, kırmızı bir gülün büyüsü kadarki bir kırgınlık, bir böceğin gözündeki ağaç gibi canlı bir dargınlıkla geldim. İsmet Özel’in duvarların taşını titreten sesi ile gürleyerek, ‘’Hak yemek, sol elle yemek yemek kadar dikkat çekmedi bu ülkede!’’ demesi gibi gürledi bugün içim. Günümüzde, insanın insana, ‘’Seni seviyorum.’’ diyebilmesini çok lüks, bir o kadar da muazzam bir davranış olarak gördüm her zaman. İnsanların duygularını, düşüncelerinden evvel dile getirebilmeleri durumunda bu dünyanın daha güzel bir yer olacağına inandım hep. Seni seviyorum… Dünyanın en güzel cümlesi. Anneye, babaya, kardeşe, arkadaşa, hocaya, kelebeğe ve hatta örümceğe… Aynı bunun gibi, bir insanın üzüldüğünde de bunu içkin biçimde dile getirmesi kadar samimi bir eylem yok. İnci döken gözlerden öpülme hissi, bunu diyebilme anında ayyuka çıkar; ‘’Üzüldüm.’’ Bir vakıf, bir dernek, bir kurum değilim; bir şirket, hiç değilim. Ben, Şâir Sohrab Sepehri’nin dediği gibi; ‘’Kaşan şehrindenim. Fena sayılmaz hâlim. Bir lokma ekmeğim var; biraz aklım, iğne ucu kadar da yeteneğim… Bir annem var, ağaç yaprağından daha güzeldir, Dostlarım da akan sudan daha iyi. Ve Allah, burada yakındadır, Şebboylar arasında, uzun çamın altında, Suyun bilincinde, Bitkilerin kanununda. ...’’ Enâniyetimden değildir kelâmım; sıradanım. Önce ceset kılınmışım, sonra rûh üflenmiş bedenime. Yenecek lokmam, çekilecek çilem, duyulacak sesim, dinlenecek mecâlim, acıkacak karnım, ağlayacak gözüm, konuşacak dilim, beni doğuracak ana, gözümün içine bakacak baba, cânan bilecek yâr varmış. Benim de bir yolum varmış bu kürre-i âlemde, niye fesatlanırsınız? İnsanın insanla uğraşması yetmedi mi daha? Biliyor musunuz; bence hepimiz, birbirimizi tanısak, eminim ki çok severiz. Çünkü biz, cinnete kesmiş bir dünyâda;