Öncelikle, bütün özgürlükleri, mutlulukları ve zenginlikleri kendisi için isteyen; ama halka ise en büyük sefalet ve mahrumiyetlere karşı tahammül etmeyi tavsiye eden burjuvalara ve seçkinci devlete kızıyordu. Sonra da kendisine dayatılan bu mecburiyete tahammül ettiğinden dolayı halka kızıyordu. Halkın düşünce ve uyuşukluğuna, maddi ve manevi sefalete, hukuksuzluklara ve sefahate alışmış olmasına kızıyordu.
Anne babaların, çocuklarının beyinlerine ve kalplerini işlemeden kendi haline bırakmaları, akla vicdana uygun değildir. Hatta böyle bir ihmal, ahlaksızlıktır, cinayettir. Çünkü çocukların iyi terbiye görüp görmemesi meselesi, yalnız anne babayı ilgilendiren bir mesele olmayıp, aynı zamanda toplumu ve devleti de ciddi bir şekilde ilgilendiren hayati bir meseledir.
İstediğiniz kadar mükemmel anayasalar yapın. Özgürlükler alanında da halka dilediğiniz kadar haklar tanıyınız.
Sosyalizmin veya liberalizmin sihirli gücüne dilediğiniz kadar inanın. Eğer çocuklarınız gerektiği şekilde eğitim almazlarsa hayata bir hiç olarak atılırlarsa, yasalar ve bütün sosyal haklar var olmasına rağmen toplumsal hayat yine de sönük ve ruhsuz olacaktır.
Bu nesilden gelen memurlar bencil ve uyuşuk, devlet adamları ise politik madrabaz olurlar.
Milletvekilleri çıkar peşinde koşar.
Okullar yeni neslin bilincini körelten ve kalbini karartan birer karanlık mağara olur.
Basın, sokak fahişelerinin albümlerine döner.
Tok veya aç olan halk kitleleri ise, kendilerine yabancı olan her şeye, özellikle varlıklı sınıfa mensup insanlara karşı nefret, kıskançlık ve intikam duyguları beslemeye başlarlar.
Herkes hayattan bir şey almak ister, ama ona bir şey vermek istemez. Çoğu kimse hayata menfaatçi, zorba ve asalak olarak atılır. Hayatın anlamını bu asalaklıkta ararlar.
Sokrates’in Phidias’ın ve Perikles’in çağdaşları hayatın temel ilkesi olarak şunu öne sürmüşlerdir: “ Hiçbir şeyde aşırıya kaçmamalıdır! Hiçbir şey tek taraflı olmamalıdır. Her şeyde orta yolu gözetlemelidir. Her şeyi zamanında ve yerinde yapmalıdır.”