"Borcun yok asker ağa. Helâli hoş olsun. Sen zaten düşmana karşı savaşarak borcunu ödemiş oluyorsun. Haydi, selâmetle git. Allah hepinizin yardımcısı olsun"
"Muhteşem" dedi Ahmed. Gülümsedi. "Sen ne büyük bir mimarmışsın be muhterem Sinan! Nur içinde yatasın!" diye mırıldandı. Selimiye Camii'nin devasa kubbesini ve şu an öğle ezanının okunduğu üç şerefeli dört minaresine uzun uzun baktı. "Hemen girip bir şükür namazı kılsam..." diye içinden geçirdi ama sonra kılık kıyafetine bakınca hemen bu niyetinden vazgeçti. Baştan aşağıya çamur içindeydi elbisesi. Elinde tuttuğu, içinde asker elbisesi bulunan torba da aynı şekilde çamura bulanmıştı.
"Ah Selânik!
Ah Selânik!
Seni doyasıya göremedim, gezemedim, yaşayamadım. Buna rağmen, dört duvarlı mahpushane içinde olsa da o mahpushane senin bağrında olduğu için dahi hep bahtiyardım. Ve şimdi ben de gidiyorum sen de gidiyorsun. Elveda Rumeli'nin incisi, elveda benim güzel vatanım."
"Samimi düşünceleriniz için teşekkür ederim evladım. Benim de duymak istediğim şeyi söylediniz. Beni buradan zorla götürme emri umurumda dahi değil. Eminim ki bunu Osmanlı'nın itibarını korumak için yapacaklar. Ben buna mahal vermeyeceğim, içinizi ferah tutun. Hislerinize yenik düşüp buraya sırf sizin selâmetiniz için geldik deseydiniz, sizi hemen şu anda buradan kovardım. Evet, ben hiçbir kudreti, yetkisi olmayan bir âdemoğluyum artık; ne var ki neticede bir Osmanlı hanedanı mensubuyum. Sırf bu sıfatımı kullanarak devletimize fenalık yapmak isteyeceklerdir. Pekâlâ, ben de siz akrabalarımın şahsî istek ve arzuları için değil, Osmanlı'nın itibarı ve bekası için sizinle geleceğim."