“Uluslar, vatandaşlarını doğum sertifikaları ve pasaportlarla donatarak canlı olduklarının kanıtını sunar; ancak acı çekmek ve haz almak açısından hayatın her biri için ne anlama geldiğine dair bir işaret yoktur bu belgelerde.”
“Hangi dinden olduğunuzu sormamalıyım size. Bunun yerine şu soruyu sormayı tercih ederim: İnancınız ne olursa olsun,bunu hayata ne şekilde döküyorsunuz?“
İnanan ve inanmayanlar arasındaki mücadele, büyük oranda dinin bir güç ve kontrol mekanizmasına dönüştürülmesinden
doğmuştur. Dinlere karşı duyulan düşmanlığın büyük bölümü dinlerin doğaüstü gizemler hakkındaki görüş ayrılıklarından
kaynaklanmaz; asıl sebep herkese nasıl davranacağını söyleyen sahte dindarların kibrine veya yozlaşmışlıklarına ya da ikiyüzlülüklerine verilen tepkidir. Hükümetler dini, itaati artırmak için;iş dünyası liderleri ise çalışanlarını daha fazla çalıştırmak için
kullanmışlardır. Din, ulusu ulusa kırdırmak için vatanseverlikle dahi birleştirilmiştir. Ancak bu manipülasyonlar, insanları dine
sığınmaya da teşvik etmiş, dünyevi güçlerin veremediğini dinde aramaya yöneltmiştir; örneğin Hindistan'da iki buçuk milyon
ibadet yeri varken hastane sayısı yalnızca 75.000'dir.
1920 yılında Hıristiyan Amerikalıların
%94'ü kendi dinlerinin tek gerçek din olduğunu söylemişken,bu rakam bugün yalnızca %25 seviyesinde ve geri kalanlar da
tüm dinlerde bir miktar gerçeklik olduğuna inanıyor. "Bizim hükümetimiz" demişti Başkan Eisenhower, "derinden hissedilen
bir dini inanca dayanmadığı sürece bir anlam taşımaz -bu inancın da ne olduğu umurumda değil“Ancak bu yaklaşım birçoklarını da kızdırıyor.