Kim ne derse desin, belirtileri insanı hiç yanıltmayan, şaşırtıcı bir çekim gücü vardır insanlar arasında. Seven adamın
sesinin tınısı, bakışları, tutkulu hareketleri belki taklit edilebilir; usta bir oyuncu genç bir kızı aldatabilir; ama başarılı olması için meydanın boş olması gerekmez mi? Bu genç kızın yanında gönlüne uygun biri varsa bir sevdanın gerçek olup olmadığını hemen
anlamaz mı? Emmanuel de o sıralar tıpkı Marguerite gibi, tanıştıkları günden beri başlarının üstünde uğursuz, kasvetli bir hava yaratarak sevginin mavi göğünü görmelerine engel olan bulutların etkisi altındaydı. Dindarca belirtileri umutsuzluk içinde daha da tatlılaşan ve esrarengizleşen, çıldırasıya bir sevdayla bağlıydı sevgilisine.
Ne var ki parasızlığı toplum içinde onu Marguerite’den çok
uzaklaştırıyor, soylu bir addan başka verecek hiçbir şeyi olmadığı için de genç kızın onu koca olarak kabul etmesi olasılığını aklının ucundan bile geçirmiyordu.
Ailelerin özel yaşamında öyle bir an gelir ki çocuklar isteyerek ya da istemeyerek analarını babalarını yargılamaya başlarlar. Bayan Claes bu durumun tehlikesini kavramıştı.
Birçok erkeğin sürekli uyumsuzluğa yol açan huysuzlukları vardır; bunlar evliliğin erişilmez güzelliği olan ev uyumunu bozarlar; erkeklerin çoğunun küçük kusurları vardır ve bunlardan sıkıntılar doğar. Kimi erkek görevlerine bağlı ve etkin ama sert ve geçimsizdir; kimi erkek iyi yürekli ama inatçı olur; kimi karısını sever, ama isteklerinde kararsızdır; kimi bir şeylere göz dikip kapılır, duygularından borç öder gibi sıyrılır; kimi zengin eder ama yaşamda tat tuz bırakmaz. Kısacası toplumsal ortamda yaşayan insanlar onlara
önemli kusurlar yükleyemesek de kusursuz olmaktan çok uzaktırlar. Düşünce insanları da barometreler kadar değişkendir; yalnızca dâhi, özünde iyidir. Gerçek mutluluk ruhsal basamakların yalnızca iki ucunda bulunabilir. Yalnızca safdille dâhi biri zayıflığı, öteki gücüyle yaşamın bütün pürüzlerini yok eden sürekli bir tatlılık, inişsiz çıkışsız bir ruh hali yaratabilirler. Birinde kayıtsızlık ve uyuşukluk vardır, ötekinde hoşgörü ve yüce düşüncenin sürekliliği; dâhi yüce düşüncenin yorumlayıcısıdır ve ilkede de uygulamada da kendi kendine benzemek zorundadır.
Ve insan için geçmiş şaşılacak derecede geleceğe benzemez mi? Ona geçmişte ne olduğunu söylemek, hemen her zaman gelecekte ne olacağını söylemek değil midir?