Bir kalabalığın sesinde kendine ait huzuru aramak, insanın kendine verebileceği en büyük hediyedir. Aramak yorar; bıkkınlık, benliği siler. Bazen dudaklar uzaktan mutlu görünür ama ya o dudakların ardındaki hikâyeler? Hepsi aynı mı gerçekten? Aynı masalın kahramanı mıyız biz?
İnsan durup dururken mi yok olur, yoksa yok olabilmek için mi yavaş yavaş yok eder benliğini? Belki de kaybetme korkusu sarar bedenini… Hatta, verilmeyecek bir huzurdan kim vazgeçebilir ki, kendisinden bile?
Bazen yalnızlığı değil, kalabalıkta kaybolmayı seçer insan. Çünkü orada sorular daha az yankılanır, cevaplar daha çok susturulur. Kimsenin bilmediği bir çığlığı içinde büyütürken, dışarıya en sakin hâliyle yürür. Ve her adımında biraz daha uzaklaşır kendinden; belki de özlediği kişi, en çok kendisidir.
Ne zaman ki kalabalığın ortasında bile kendini duyamaz hale gelir, işte o zaman başlar gerçek yalnızlık. Bir ses ararsın, bir kelime, bir nefes… ama en çok da kendini.
Kendine dönmek, bazen bir ölüm gibidir. Eski benliğinin yasını tutarsın, ama yenisi doğmaz hemen. Sessizlikte geçen zaman, bir tür iç cenazededir. Her şey biter gibi olur ama bitmez. Yalnızca içindeki gürültü değişir. Ve en sonunda anlarsın; huzur aradığın bir yer değil, dönmeyi seçtiğin bir yerdir. Kendine... Yaralı, eksik, ama gerçek olan yanına.