Beş yıl önceki Shi Mei yeni sürgün veren bir çiçekse, şimdi karşısında duran yetişkin Shi Mei ise geceyi bile aydınlatan, tam açmış bir gece kraliçesiydi. Narin yeşil çanak yaprakları parlak beyaz taç yapraklarını gizleyemiyor, kar beyazı yapraklar rüzgârla hafifçe titredikçe etrafındaki her şeyi gölgede bırakıyordu. Şeftali çiçeği gibi tatlı gözleri berrak ve nemli, burnunun zarif kıvrımı ise kusursuzdu; biraz daha iri olsa fazla, biraz daha küçük olsa silik kalırdı. Çiğ taneleriyle kaplı kiraz dudaklarından dökülen her sözcük ise bal gibi tatlı ve yumuşaktı.
Seni göremiyordum, ama aklımdan hep şunu geçiriyordum: “Eğer burada olsaydın ne yapardın? Seni ne güldürür, ne kızdırırdı?”
Herhangi bir şey yapmadan önce seni düşündüm, yaptığım her şeyle seni gururlandırmaya çalıştım.
“Eğer burada olsaydın ve bunu yapsaydım, başını onaylarcasına sallar mıydın? Beni biraz över miydin, ‘İyi iş çıkardın’ der miydin?” diye düşündüm.
Günler geçtikçe bunu o kadar sık düşündüm ki, sonunda bu düşünce kemiklerime işledi ve ikinci bir doğam haline geldi.
Zaman ilerledikçe farkına bile varmadım…
Günler geçtikçe, kalbimde taşıdığım “sen” haline geldiğimi fark edemedim bile..
“-Sadece küçük bir düşüş. Bacağımı kırmış değilim. Bu kadar abartmaya gerek yok.”
Ya bacağı kırılmış olsaydı? O,
"-Sadece bacağım kırıldı, ölmedim ki. Bu kadar abartmaya gerek yok" diye düşünen türden biriydi.
Peki ya ölseydi? Hayalet olarak bile,
"-Zaten öldüm, şimdi bunun için telaşlanmanın anlamı yok" diye düşünürdü.