Haberler vardır; sadece okunmaz, insanın içine çöker. Son günlerde yaşananlar da öyle… Genç yaşta hayatların sönmesi, bir çocuğun elinde öfkenin bu kadar büyüyebilmesi, ister istemez aynı soruyu getiriyor: Nerede eksik kaldık?
Bir çocuk, dünyaya geldiğinde ne öfkelidir ne de kırıcı. O, gördüğünü öğrenir, hissettiğini büyütür. Bu yüzden bir çocuğun yetiştiği ev, onun ilk dünyasıdır. Eğer o dünyada konuşmak yerine susmak öğretiliyorsa, anlamak yerine yargılamak varsa, sevgi yerine korku yerleşiyorsa… o çocuk duygularını ifade etmeyi değil, içinde biriktirmeyi öğrenir. Ve biriken her şey, bir gün bir yerden taşar.
Anne babaların çocuklarıyla kurduğu açık iletişim, aslında bir lüks değil, bir zorunluluktur. Bir çocuğun “Ben bugün kötü hissediyorum” diyebilmesi, en az ders başarısı kadar değerlidir. Çünkü konuşabilen bir çocuk, içinde fırtına biriktirmez. Dinlenen bir çocuk, anlaşılmak için bağırmak zorunda kalmaz.
Çocuğu hayata hazırlamak sadece onu okula göndermek değildir.
Onu bir spora yönlendirmek, enerjisini sağlıklı bir şekilde dışa vurmasını sağlar.
Kitaplarla tanıştırmak, ona başka hayatları, başka duyguları öğretir; empati kurmayı kazandırır.
Tiyatroya, sinemaya götürmek, onun dünyasını genişletir; kendi hikâyesinin dışında da hayatlar olduğunu gösterir.
Bunların hiçbiri “fazladan” değildir. Bunlar, bir insanın ruhunu inşa eden temel taşlardır.
Ve en önemlisi: şiddetin olmadığı bir ev.
Çünkü şiddet sadece iz bırakmaz; yön de verir. Çocuk, sorunların konuşularak değil, güç kullanılarak çözüldüğünü öğrenirse, bir gün aynı dili kullanır. Ama sevgiyle büyüyen bir çocuk, en zor anında bile içinde bir durup düşünme payı taşır.
Belki de mesele şu:
Çocukları “iyi bir meslek sahibi” yapmak için gösterdiğimiz çabanın birazını, onları iyi bir insan yapmak için