Yaşamımız "Otur!", "Kalk!"lardan ibaretti. Oturup kalkmayı öyle benimsemiştik ki istersek yürüyüp koşabileceğimizi, istersek şarkı söyleyip dans edebileceğimizi söyleyen Küçük prenslerimizden nefret ediyorduk. İnsanca yaşamak için ölümüne çalışmamız, fark edilmek için hareketsiz kalmamız, sesimizin duyulması için susmamız gerektiğine inandırılmıştık. Kendi gezegenimizde gönüllü kölelerdik ve köleliği artık bir lütuf olarak görüyorduk.
Kadın erkeğe dedi ki:
— Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
İşte :
şu güneşten düşen ateşte milyonlarla kırmızı yürek yanıyor!
Sen de çıkar göğsünün kafesinden yüreğini;
şu güneşten düşen ateşe fırlat;
yüreğini yüreklerimizin yanına at!
Akın var güneşe akın! Güneşi zaaptedeceğiz güneşin zaptı yakın!