Bir zamanlar, insanlığın düşünceyle yoğrulduğu uzak bir diyarda, Kelâmcı adında bir düşünür yaşardı. Kelâmcı, ne filozoflarla tamamen aynıydı ne de hukukçularla; onun alanı kavramların çarpıştığı, hakikatin puslu vadilerde arandığı yerlerdi.
Bir gün, gökyüzü mavi değil griydi. Düşünceler ağırlaşmış, zihinler sorularla dolmuştu. Kelâmcı, elindeki kalemi masaya bıraktı ve kendi kendine şöyle mırıldandı:
“Eğer bana iki anayasa yaz deselerdi… biri kendi halkım için, biri bilmediğim bir ülke için… Hangisi daha geçerli olurdu?”
Bu soru, zihninde yankılandı. Kendi halkını tanıyordu; geçmişlerini, kavgalarını, kutuplaşmalarını. Bu yakınlık, kalemini ister istemez eğip bükerdi. Oysa uzak bir ülke için yazacağı anayasa daha tarafsız olurdu; insan olmanın özüyle yazılırdı. Yani iyilik, adalet ve hürriyet temelinde…
Derken, yaşlı bir bilge çıkageldi. Sırtında eski bir cübbe, gözlerinde binlerce yıllık sessizlik vardı. Gülümsedi ve şöyle dedi:
“Ey Kelâmcı! Bütün halkların kökeninde insan yatar. İyilik evrenseldir. İyinin dinle bağı vardır ama dinin sınırı imandadır. Bu yüzden iyi olan, her insana iyi gelir.”
Kelâmcı düşündü. Evet, bu doğruydu. O hâlde başka bir ülkeye yazacağı anayasa, insan doğasına daha uygun olabilir, çünkü tarafsız olabilirdi. Bu tartışmanın sonunda içinden bir ses fısıldadı:
“Haklısın.”
Fakat gecenin bir yerinde başka bir ses yankılandı:
“Bir hikâye eksik kaldı.”
Ve o anda Kelâmcı kendini bir lokantanın içinde buldu. Tertemiz masalar, dumanı tüten yemekler… Ve kapının önünde, tabelada şu yazıyordu:
“Bu dükkanın kuralları sahibi tarafından belirlenmiştir.”
İçeri girdi. Sahibiyle konuştu. Lokantanın kurallarını, menüyü, saatlerini hep o adam belirlemişti. Çünkü orayı yaratan oydu. Kurallar da ona aitti.
Kelâmcı gözlerini kıstı. Fısıltı gibi bir