Sultanahmet Meydanı'nda, Konstantin’in İstanbul’u ilk kez görüp büyülendiği o kadim yerde, sakalları uzun, elbiseleri yamalı, rengârenk bir adam, dudaklarının üstü sigaradan sararmış hâlde, yere uzanmış bir köpeğe öylesine derin bir sevgiyle bakıyordu ki gözlerinde, insanın eşine, evladına, annesine duyduğu o yüce bağlılık vardı. Başlangıçta sadece bir hayvansever olduğunu düşündüm fakat kısa bir süre sonra etrafındaki yerli ve yabancı turistlerin, ona para verdikten hemen sonra, köpeğiyle olan o bağının aslında paraya dayandığını fark edince o an, bu garip sevgi ve şefkatin, manevi bir derinlikten ziyade, maddiyatın tesiriyle tezahür ettiğini ne yazık ki anladım. Bu temaşaya tanıklık edince maneviyatın bittiğini gösteren para; dünyanın varoluşundan itibaren beklenen cuma gününü kısa zaman içinde seyredeceğimizin habercisiydi.
Meydanda gördüğüm elim hadiseden sonra kendimi tarihe tanıklık etmekten ziyade tarih yazmış caddelerine attığım sırada yokuşun aşağısında, Sultan Cami’nin köşesindeki hapishaneye benzeyen bahçe duvarlarının önünde bir haber kanalı, insanlarla röportaj yapıyordu. Röportajın konusu İstanbul’u yönetmekti. İnsanların çoğu, bu memleketin ana sorununun deprem olduğunu düşünüyor ve buna acilen harekete geçilmesi gerektiğini, 10 kişiden 8’i söylüyordu. İnsanların röportaj esnasında kibar konuşmaya çalışması, bir dile yapılan en büyük kabalıktır bence. Bu konuşmalara daha fazla dayanamayarak, gideceğim yöne doğru ilerlemeye başladım. “İstanbul’u yönetmek” diyordu muhabir. İstanbul’u yönetmekle, dünyayı yönetmek gibi bir tercih sunulsa, galiba ihtiraslarımın bile devreye girmesini beklemeden İstanbul cevabını verirdim. Çünkü İstanbul denilen toprak parçası, merhametin, duygunun, şiirin, hayatın ontolojisi; manzaranın estetizmle seviştiği yerdir. Deprem