Hayat, hastalıklı bir insanın yorgun gözlerini yakan güçlü bir ışık gibiydi. Uyanık geçirdiği her an, etrafında ve üzerinde çiğ bir öfkeyle parlıyordu. Acıtıyordu. Dayanılmaz bir acı veriyordu.
“ Ağzımı açıp gözümü yumsam, suratınıza karşı topunuz çürümüşsünüz; içiniz yolsuzlukla, hırsızlıkla, rüşvetle dolu diye konuşsam öfkeden kudurmak yerine kem küm edip isabet buyurdunuz dersiniz. Neden? Çünkü ünlüyüm, çok param var. Martin Eden olduğum, iyi biri olduğum ve salak sayılmayacak biri olduğum için değil. Size desem ki gökteki ay bir kalıp peynirdir, hemen bu fikrin müridi olursunuz, olmasanız da reddetmezsiniz, çünkü benim dağlar kadar dolarım var. Hem de hepsini uzun zaman önce kazandım, çünkü eserlerimi yazmıştım; tam da ne zaman, size diyeyim, ayağınızın altındaki toz gibi üzerime tükürdüğünüz zaman."
Yaşadığı açmaz buydu. Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? Ona kalırsa, en ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte... Martin değişmemişti. Eskisine göre hiç de daha marifetli değildi. Elinden çıkmış olan bütün iş, daha önce yazılmış olan eserlerden ibaretti.
Martin ise her zamanki hoşgörülü ve rahat haliyle, kırıcı olmama arzusuyla, kendini bu şekilde sunan bir kadının reddedilmesinin, onun karşılaşabileceği en rencide edici ıstırap olduğunun bilinciyle Ruth'u kucakladı. Ama kollarında en ufak sıcaklık, temasında en küçük okşama yoktu.
Martin ise her zamanki hoşgörülü ve rahat haliyle, kırıcı olmama arzusuyla, kendini bu şekilde sunan bir kadının reddedilmesinin, onun karşılaşabileceği en rencide edici ıstırap olduğunun bilinciyle Ruth'u kucakladı. Ama kollarında en ufak sıcaklık, temasında en küçük okşama yoktu.