Mustafa

Mustafa
@Ponita
Bibliosmia İnsan öleceğini bile bile nasıl yaşar? Ya çıldırır ya da öleceğini unutur... Nazım Hikmet RAN
Lojistik
Lisans
İstanbul
Tarsus, 1991
81 okur puanı
Ekim 2017 tarihinde katıldı
Bir süre hiç konuşmadık. Evin önüne geldiğimizde, tam kapıyı açarken "Kimin hikayesi bu?" diye sordu hafif bir sesle. Kardeşimin hikayesi olduğunu söyledim. "Hani şu ikiziniz olan" dedi. "Hani hiç anlatmak istemediğiniz? Ne geçti ki onun başından?" "Neler geçmedi ki!" dedim. Merakla, heyecanla yüzüme bakıyordu. "İnsan soyunun dayanabileceğinden daha ağır şeyler yaşadı karasevda yüzünden" diye devam ettim. "Zaten bir daha da kendine gelemedi." "Ölmedi ama değil mi?" diye sordu. "Ölmedi" dedim. "Sana anlatmıştım, kendini dünyanın o köşesinden bu köşesine atıyor. Bana e-postayla gittiği yerlerin resimlerini yolluyor. Son olarak Hint Okyanusu'nda yazdı, yakında döneceğini, bana uğrayacağını söylüyor." "Neden öyle uzaklara gidiyor hep? Kimseyi öldürmedi herhalde?" "Hayatta insanların başına gelebilecek en kötü şeylerin ölmek ve öldürmek olduğunu mu sanıyorsun? Mehmet ölmeyi çok diledi, bir kurtuluş olacaktı onun için ama..." "Ama derken..." "Başka bir şey geldi başına, intihar bile edemeyecek kadar kötü bir şey."
Sayfa 111
Aslında aşk kelimesini hiç sevmediğimi, günümüzde bunun bir pazarlama aracına dönüştüğünü söyledim. Aşk dendiğinde sanki küçülüyor her şey. O zaman gerçek aşka ne ad verdiğimi sordu. "Karasevda" dedim. "Karasevda?" "Evet!" dedim. "İşte insana o çılgınlıkları duygunun adı budur. Karasevdayla aşk farklıdır birbirinden. Asıl tehlikeli olan karasevdadır. Araplar buna garâm der."
Sayfa 108
Sonra ona küçük bir edebiyat seansı yapmaktan kendimi alamadım. Bilgiçlik taslıyordum, aşk denen duygunun gerçek yüzünü görmesini istiyordum. "Aşklarına karşılık bulamadıkları için intihar eden kadınlar ve erkekler mi istersin, Kıbrıs kralı gibi içini yiyip bitiren yersiz kıskançlık krizleri sonunda çok sevdiği karısını elleriyle boğup öldürenleri mi, hapse düşenleri mi, toplu katliam yapanları mı, güzel Helena yüzünden çıkan büyük savaşı mı, düelloda ölenleri mi, işkence de sevgilisinin adını söylememek için dişleriyle dilini koparıp atanları mı, delirenleri, tırmarhaneye düşenleri mi, bütün itibarını ayaklar altına alanları mı, yok olan servetleri mi?... Daha sayayım mı?" "Ama bunların hepsi edebiyat kahramanı anladığım kadarıyla" dedi. Uydurma şeyler demek istiyordu, hayal ürünü kişiler. "Daha iyi ya" dedim. "Edebiyat gerçekten daha gerçektir. Ayrıca günlük hayatta bunlar olmuyor mu sence? İntiharlar, cana kıymalar, İngiltere Kralı Edward gibi aşk yüzünden tahttan vazgeçmeler, Puşkin gibi düelloda öldürülmeler, Clinton gibi ufak bir macera için başkanlığı tehlikeye atmalar, Oscar Wilde gibi hapse düşmeler..."
Sayfa 107
Çantamdan kitabı çıkardım ve sonra ona şu bölümü okudum: "Aşk denen şey bazen yürür, bazen uçar, bazen koşar biriyle birlikte; bir başkasıyla ölümcül yürüyüşe çıkar; üçüncü kişiyi buzdan heykele çevirir; dördüncü atar alevlerin içine. Birini yaralar; öldürür ötekini. Aynı anda çakıp sönen şimşeğe benzer. Geceleyin saklar şafakta zapt edilecek olan kaleyi. Çünkü dayanacak güç yoktur karşısında."
Sayfa 107
"İnsanlar delidir!" dedim. "Neyi niçin yaptıklarını bilmezler. Beyinlerinde bir diktatör vardır, onları hormonları yönetir ama bunun farkında olmazlar, kendi iradeleriyle davrandıklarını sanırlar. Belki Arzu'nun durmadan kocasını sevdiğini söylemesi, kendini ikna gereğinin bir sonucuydu. Belki de nefret ediyordu adamdan. Belki öyle bir adamla evlenmiş olduğu için başkalarına giderek cezalandırıyordu onu. Dedim ya insanlar delidir."
Sayfa 92