Bu mektubum farkındayım ki kısa olacak, içim öyle dolu, başımda sana dair, bize dair öyle sesler, ve bu seslerin öyle mürekkep, muazzam bir orkestra var ki yazamıyorum. Yazmak tasnif etmek demektir, tasnif ise durulmak ister. Durulmadan yazmanın imkanı yok. Halbuki ben bugün yine doludizgin, tasnif ve çerçevesiz aşığım. Ne mutlu bana!
Sen yaşça değilse de, birçok hususlarda benim büyüğüm, idealize ettiğim insanımsındır. Senin muhitinde yaşadıkları, senin gibi canlı bir örnekleri olduğu halde, kadının erkekten daha mantıksız, daha akılsız, daha kuvvetsiz olduğunu iddia edebilenlere şaşarım.
Ne yazayım karıcığım? Seni seviyorum, sana hasretim, esaret içinde olsa dahi seni on beş yirmi gün sonra görebileceğim. Seni görebilmek çok şeydir. Benim bu kadar talihli olacağıma, şimdilik, aklım ermiyor. Bir aksilik çıkarırlar da beni göndermezler diye üzülüyorum şimdi.
Hasretle, hasretle, hasretle.