Felsefenin neticesi, “felsefi önermeler” değil, önermelerin aydınlatılmasıdır. Felsefe, başka türlü bulanık ve karmaşık olacak düşünceleri açık kılmalı ve kesinlik ile sınırlamalıdır.
Dil (diye genel bir şey) yoktur: her “var” insan için dil içinde doğar. Yalnızca dil (ler) vardır, şu ya da bu dil ve birinden diğerine geçiş yaşam gerçekliği içinde vuku bulur: sanki sihirli bir hareket yaparak evrensele ya da şimdinin mevcudiyetine varmak için dil içinde sıçranamaz; insanın kendi gölgesinin üstünden atlaması bile daha kolaydır.
Dünya bize göre dil ile kesişir: birini diğerinden koparamayız; burada aşılamaz bir yapıya çarparız. Önermenin anlamını mümkün kılan şeyin söylenemediğini ya da temsil edilemediğini, ama sadece gösterilebilir olduğunu bize, onu temsil edemeksizin, gösterir.
Hangi sınıra kadar dil bir anlama sahip olabilir? Bu soru aslında şunun cevabıdır: dil kendini dil olarak ifade etmek istediğinde bir anlama sahip olmayı keser; yani temsili olmayı keser; dil kendini söyleyemez.
Böylece dil bir tür bizzat kendinin sınırıdır. Ve felsefi dil işte bu özgül sınıra çarpar. Ama aynı zamanda, ne var ki söylenemeyen, belli bir ölçüde, gösterilebilir.
Öte yandan, önerme ile olgu arasındaki mantıkî biçim özdeşliği her önerme tarafından varsayılmıştır: bunu ifade etmek için, yine onu da varsaymak gerekir: “Önerme mantıkî biçimi temsil edemez (ortaya koyamaz); ama mantıkî biçim ona yansır. Dilde yansıyanı dil ifade edemez”