ASYA KURT

ASYA KURT
@REDBOOKSTGRAM
İnstagram:redbookstgram
Puan vermedi·243 syf.··
2026 54. kitabı
Furkan Koç’un Gizli Yara adlı romanı, yüzeyde bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında savaşın insanlar üzerinde bıraktığı görünmez izleri, geçmişin bugünü nasıl şekillendirdiğini ve insanın kaderinden ne kadar kaçabileceğini sorgulayan oldukça duygusal bir roman. Kitabı bütün olarak değerlendirdiğimde, asıl anlatılan şeyin aşk değil; travmanın kuşaktan kuşağa taşınması olduğunu düşünüyorum. Romanın merkezinde Dejan ve Zerina’nın ilişkisi bulunuyor. Ancak bu ilişki klasik bir romantik hikâye gibi ilerlemiyor. Daha ilk sayfalardan itibaren aralarında görünmeyen bir duvar olduğunu hissediyoruz. Çünkü ikisi de yalnızca birbirlerini değil, geçmişlerini de taşıyorlar. Zerina’nın içinde çocukluğundan beri büyüyen eksiklik duygusu, ailesiyle ilgili bilinmeyenler ve aidiyet arayışı var. Dejan ise savaşın gölgesinde büyümüş, babasının sertliği ve geçmişin yüküyle şekillenmiş bir karakter. Bu yüzden onların ilişkisi iki insanın birbirini sevmesinden çok, iki yaralı ruhun birbirine tutunma çabası gibi duruyor. Kitabın en güçlü taraflarından biri Bosna Savaşı’nı yalnızca tarihsel bir olay olarak anlatmaması. Savaş burada tanklar, silahlar ve çatışmalardan ibaret değil. Daha çok insanların ruhunda kalan sessizlik olarak karşımıza çıkıyor. Zerina’nın annesinin yaşadıkları, kadınların maruz kaldığı zulümler, kayıplar, parçalanan aileler ve yıllarca saklanan gerçekler romanın duygusal omurgasını oluşturuyor. Özellikle Selma’nın geçmişine dair bölümler ve kampta geçen sahneler, kitabın en ağır ve en etkileyici kısımlarından biri. Çünkü bu bölümlerde savaşın fiziksel yıkımından çok insan onurunda açtığı yaraları görüyoruz. Olay örgüsünün derinliğine indiğimizde aslında kitap iki farklı zaman diliminde ilerliyor gibi hissettiriyor. Bir tarafta Zerina ve Dejan’ın yavaş yavaş büyüyen
Gizli YaraFurkan Koç · Tilki Kitap · 202612 okunma
Reklam

ASYA KURT

, bir kitap okudu
Puan vermedi·243 syf.··
2026 54. kitabı
Furkan Koç
9.6/10 · 12 okunma
Puan vermedi·279 syf.··
2026 52. kitabı
Bu kitap, yüzeyde birbirinden farklı çağlarda, farklı coğrafyalarda ve farklı kimliklerde yaşayan insanların hikâyelerini anlatıyor gibi görünse de aslında derinde tek bir büyük meseleyi taşıyor: insanın varoluş yolculuğu. Sokrates’in mahkemesiyle başlayan bu düşünsel yolculuk, Aristippos’un haz ve ölümle hesaplaşmasına; ilkel kabile yaşamındaki Segeman’ın aidiyet sancısına; Japonya’da Hideyoshi’nin güç, hırs ve pişmanlıkla örülü yükselişine; Sarah’ın göç, yurt, aşk ve kimlik arayışına; Fikret’in yetimlikten gelen boşluk hissine ve en sonunda Aleem üzerinden bütün bu yaşamların aynı bilinç zincirinde birleşmesine kadar uzanıyor. Yani kitap, tek bir karakterin başından geçen olayları değil; insanlığın çağlar boyunca değişmeyen iç hikâyesini anlatıyor. Olay örgüsünde ilk büyük durak Antik Yunan. Burada Sokrates’in yargılanması ve ölüme yürüyüşü, kitabın felsefi temelini kuruyor. Sokrates, hakikati savunan, çoğunluğun baskısına boyun eğmeyen, düşünce uğruna ölümü göze alan bir figür olarak veriliyor. Aristippos ise onun çevresinde ama ondan farklı bir çizgide duruyor. O, hayatın haz tarafını, yaşamın tadını, bedensel ve zihinsel zevkleri inkâr etmeyen biri. Ancak yazar Aristippos’u basit bir haz insanı gibi anlatmıyor; tam tersine onu ölüm döşeğinde geçmişine bakan, sevdiklerini, öğrencilerini, pişmanlıklarını ve savunduğu felsefeyi tartan bir insan olarak derinleştiriyor. Bu olayda kitap okura, “Düşünce için ölmek mi daha anlamlıdır, yoksa hayatı tüm yönleriyle yaşamak mı?” sorusunu sorduruyor. Sonra anlatı Segeman’la daha eski, daha ilkel ve daha içgüdüsel bir insanlık hâline geçiyor. Burada kabile yaşamı, doğa, rüyalar, sezgiler ve aidiyet duygusu ön plana çıkıyor. Segeman’ın dünyasında insan henüz felsefi kavramlarla konuşmuyor belki ama yine de aynı şeyleri arıyor:
SunyaNilüfer · İkinci Adam Yayınları · 20251 okunma
Puan vermedi·80 syf.··
2026 53. kitabı
Şebnem Ersöz'ün "Ben Yazdım" adlı kitabı klasik anlamda bir olay örgüsüne sahip bir şiir kitabından çok, bir insanın iç dünyasında yaşadığı aşkı, özlemi, yalnızlığı, umudu ve varoluş arayışını adım adım kayda geçirdiği duygusal bir günlük gibi duruyor. Kitap boyunca tekrar eden en güçlü unsur "sen" kavramı. Bu "sen" bazen sevilen bir insan, bazen ulaşılmak istenen bir aşk, bazen de insanın kendi içinde eksik bıraktığı tarafı gibi yorumlanabiliyor. Şair, doğrudan hikâye anlatmak yerine duygularını semboller üzerinden aktarıyor. Toprak, yağmur, yıldız, gökyüzü, ışık, kanat, vuslat, özlem ve yalnızlık gibi imgeler sürekli karşımıza çıkıyor. Kitabın başlangıcındaki şiirlerde dikkat çeken şey, aşkın insanı dönüştüren yönü. "Ben Yazdım", "Nakşettim", "Sen" gibi şiirlerde sevilen kişi yalnızca bir insan değil; adeta hayatın merkezine yerleştirilmiş bir anlam kaynağı hâline geliyor. Şair, sevdiği kişiyi gördüğünde dünyanın canlandığını, gitmesiyle her şeyin anlamını kaybettiğini anlatıyor. Bu durum okura yoğun bir bağlılık hissi veriyor. Ancak bu bağlılık sadece romantik bir aşk değil; insanın eksik parçasını arayışı gibi de okunabiliyor. İlerleyen şiirlerde ise duygular daha karmaşık bir hâl alıyor. "Sessiz", "Hiçlik", "Yalnızlık" gibi şiirlerde şairin içsel boşlukla karşılaştığını görüyoruz. Burada aşkın coşkusu yerini zaman zaman sorgulamaya bırakıyor. İnsan kalabalıkların içinde bile yalnız hissedebilir mi? Sevgi kaybedildiğinde geriye ne kalır? Bir insan kendi içinde kaybolabilir mi? Şair bu soruların etrafında dolaşıyor. Bu yüzden kitap sadece aşk kitabı değil; aynı zamanda yalnızlık ve kimlik arayışının da kitabı. "Ümit", "Kanat" ve "Can" gibi şiirlerde ise karanlığın tamamen hâkim olmasına izin verilmiyor. Şair her düşüşün içinde bir yeniden doğuş ihtimalini koruyor.
Ben YazdımŞebnem Ersöz · Son Çağ Yayınları · 20262 okunma