Mihnet ve ıstırap, aşkın levazımındandır, çaresiz katlanılacak…
Yoksulluk, dert ve gam; bunlar lazımdır.
Dost, sevdiğini, kendisinden başka her şeyden kesilmiş ve sıyrılmış görmek ister.
Bu makamda huzur, huzursuzlukta; karar, kararsızlıkta; rahat, rahatsızlıktadır.
Bu makamda nefse çare aramamak, kendisini mihnet ve ıztıraba bırakmakla olur.
O zaman da insan kendisini sevgiliye ısmarlamış ve bırakmış bulunur.
Devlet bundadır.
Devlet, ondan ne gelirse razı olup onu kabul etmektedir.
Bu rahatsızları gerçek rahatın ta kendisi bilin!
Bu hale düşüp de kendisini ona terk edebilen, kazançların en büyüğüne ermiştir.”
Beş haziran savaşıyla Hayber'in fethini yüzeysel değil, gerçek boyutlarıyla karşılaştırırsak, durumun ne kadar vahim olduğunu görürüz. Bakınız, zamanın İsrail savunma bakanı Moşe Dayan, Kudüs'ü işgal edip, ordularıyla Suriye, Ürdün, Mısır 'da, Arap topraklarına girince ne diyor. Moşe Dayan, Kudüs' ü işgal ettikten sonra elini Kudüs toprağına sürerek :"Bu Hayber'in karşılığıdır." diyor.
Hayatınızda, hiçbir karşılık vermeden elde ettiğiniz öyle bir şey var ki onu ne kazanmışsınız, ne de ona sahipsiziniz. Hatta onu hak ettiğinize inanmak için de bir sebebiniz yoktur. İşte bu şey, içinde bulunduğunuz ân, bir sonraki ân ve yaşayacağınız bütün anlardır. Bu anların hiçbirine sahip değilsiniz, hayatınızdaki bir ânı haketmek için ne yapabilirsiniz ki? Bu yüzden popüler kültürde ân için ‘hayatın hediyesi’ denir. Bu yüzden onu çok kıymetli addederiz. Bu anlara sahip değilsiniz, çünkü bir şeyi yoktan var etme kudretine sahip değilsiniz; bir sineği dahi yaratamazsınız. Bir ân daha fazla yaşamayı hak etmiyorsunuz, çünkü ona sahip değilsiniz; bir saniyeliğine dahi hayatınızı devam ettirme kudretine sahip değilsiniz. Bunlara bakılınca görülüyor ki, kişinin sürekli bir şükran, minnettarlık hali içinde olması gerekir. Çünkü size kazanmadığınız, sahip veya layık olmadığınız bir şey, sürekli bahşediliyor.
Her şeyin İlâhî bir hikmet gereği meydana geldiğini bilmek hem müspet hem de güç verici bir şeydir. Çünkü Tanrı’nın hikmeti, O’nun kemâliyet ve iyilik gibi diğer sıfatlarıyla, nitelikleriyle çelişmez. Dolayısıyla, kötülük ve ıstırap da, nihayetinde, İlâhî hikmetin bir parçasıdır. Diğer birçok klasik dönem alimleri gibi, 14. asır alimlerinden İbn Teymiye de bu noktayı güzelce özetliyor: «Tanrı, saf kötülük yaratmaz. Bilakis yarattığı her şey, iyilik adına bilgece bir gaye ihtiva eder. Ne var ki, bunlarda bazı insanlar için kötülük olabilir ve bu da kısmî, izafî bir kötülüktür. Mutlak kötülüğe gelince, Tanrı bundan münezzehtir.»[310]