Ben de bu dünyaya düşmüş biriyim.
Kimi zaman şeytan dokunmuş düşünü hayra yoramayan Havva, kimi zaman af dileyerek kırk yıl gözyaşı döken Âdem gibiyim.
İki çocukluk arkadaşı var, Yağız ve Yiğit…
Aynı sokaklarda büyüyen, aynı hayalleri kuran iki insan. Ama zaman geçtikçe hayat onları aynı yerde tutmuyor. Her biri kendi gördüğü doğruya, kendi inandığı yola yöneliyor. İşte tam da burada aralarındaki o saf, tertemiz bağ sınanmaya başlıyor.
Hikâye, Türkiye’de sağ–sol olaylarının yoğun olduğu bir dönemde geçiyor. O dönemin gerginliği, belirsizliği ve insanların içindeki kırılmalar çoğunlukla hissediliyor. Sadece dışarıda yaşanan olaylar değil, insanların kalbinde kopan fırtınalar da anlatılıyor.
Okurken şunu fark ediyorsun; aslında mesele sadece fikir ayrılığı değil. İnsan bazen en çok sevdiğiyle bile ayrı düşebiliyor. Bazen aynı yolda yürüdüğün biriyle, bir anda bambaşka yerlerde bulabiliyorsun kendini. Yağız ve Yiğit’in yaşadıkları da tam olarak bu… Aralarındaki dostluk, inançları ve idealleri arasında kalıyor.
Karakterlerin yaşadığı duygular çoğunlukla insana geçiyor. Arayışları, iç hesaplaşmaları, pişmanlıkları, sevdaları… Hepsi çok tanıdık geliyor. Çünkü aslında herkesin içinde biraz o çatışma var. Doğruyu bulma çabası, ait olma isteği, kaybetme korkusu…
Bu yüzden kitap sadece bir arkadaşlık hikâyesi gibi kalmıyor. İnsanın kendi içine dönmesini sağlıyor. Kendi doğrularını, kendi kırılmalarını sorgulatıyor. Maneviyatı olan, sade ve edepli bir dille yazılmış olması da ayrı bir güzellik katıyor. Okurken yormuyor ama düşündürmeden de bırakmıyor.