Bu kitabı okurken sadece bir hikâye okumadım, ben o tozlu rafların arasında yürüdüm. Yıkılmış binaların gölgesinde bir kitapçı dükkânında nefes aldım. O sayfaları çevirdikçe içimde bir şey sızladı ama aynı anda güçlendi.
10 üzerinden 10 verdim. Çünkü bu kitap bitti ama bende bitmedi.
Kısa… evet. Ama etkisi uzun. Hem de çok uzun. Bazı kitaplar kalın olur, çok şey anlatır ama iz bırakmaz. Bu incecik kitap ise içime ağır ağır yerleşti. Savaşın ortasında kitaplara tutunmak, kelimelerle hayatta kalmaya çalışmak… Bu bana çok dokundu. Belki de en çok bu yüzden sevdim: Umudun en karanlık yerde bile bir raf arasında saklanabileceğini gösterdi.
Okurken sık sık düşündüm; insanın elinden her şey alınabilir ama okuma isteği, anlama çabası, kalbin direnci alınamıyor. Bu hikâye bana bunu hissettirdi.
Ben bu kitabı sadece beğenmedim… sahiplendim.
Ve biliyorum ki yıllar sonra adını duyduğumda içimde yine aynı sızı olacak.
Dostum İbrahim "Dünyanın en güzel gülü henüz açmadı!" dediğinde ben onun bir gülistanda açacağını sanmıştım. Meğer o dikenler, diken yaraları, gözyaşları ve kan damlaları arasında açacakmış. Bir gül bu kadar mı zahmetli büyürdü? Güle kan rengini vermek bu kadar mı fedakârlık isterdi?