Boşlukta süzülmektense, kanlar içinde kalıp canımın yanacağını da bilsem, betona çarpmayı yeğlemiştim. Her hangi bir şeyin içindeyken, bir insana, bir duruma, işe ya da hayata ilişmişken -ki havada olmak gibidir-, içimde, hep bir şeyin huzursuzluğu olurdu, bilmemek. Ne düşünür bilmemek, gider mi bilmemek, sever mi nefret mi eder bilmemek. Ve buna tahammül edemezdim. Ucunu sonunu her yanını görmeden hiçbir şeyin güvenli olduğundan emin olamazdım. Bu sündürük duyguya tahammül etmektense, betonun verdiği artık bütün bilgiye sahipsin sertliği, benim için güvenli bir yastık gibiydi. Artık ya betona çarparsam korkusu bitmişti. Uçmayı bilmeyen biri olarak bu korkum yersiz değildi, sonuçta ben hep betonda yürümüş, ondan güç almıştım. E bu yüzden de hem süzülmeyi bilmez, hem de betona geri dönmek isterdim. Çakılarak bile olsa oh be mis gibi güvenlikti. Öyle değil miydi, belirsizliktense olumsuzluk daha tatlı değil miydi? Siz olsanız, elinizde içinde ne olduğunu bir türlü bilemediğiniz ama ürktüğünüz cam şişeyi yere çalmaz mıydınız? Size de şey hissi geldi mi, sanki yerle kendimi tokatlayıp durmuşum hani zamandır. Uykun mu çok derindi, yoksa kendine mi gaddarsın be kızım! Anladım, kendimi uyandırmaya çalışıyorum da umarım daha tokata ihtiyacım kalmamıştır, hadi aç gözünü kızım, betondasın, çok kanmışsın pardon çok kanamışsın. (R.G.)