İnsan kişisi,sırf kişi olmasından, bir bütün olmasından, eylemlerinin ve kendisinin efendisi olmasından dolayı haklara sahiptir; bunun sonucu olarak da o, bir amacın aracı değil,bir amaçtır.
O halde marksist felsefe, yaratma hakkının, yaratıcı varlığın önkoşulu olduğu; özgürlüğün, varolmanın tek nedeni olarak görüldüğü ve ahlâkın son söze sahip olduğu (sosyal olsun
kültürel ya da politik olsun) somut topluluklar gerçeği içinde sosyalizmin, demokrasinin ve özyönetimin, bilinçli olarak aynı şey sayılmasını amaçlamaktadır
işte, insan böylece toplumu ile bütünleşirken, bir yandan da, ona, yabancılaşmaya başlar, çünkü toplumun egemen zümreleri o ilk özgürlüğün somutlaşmasını verecek olan olanakları,
serbestlikleri, ayrıcalıkları, insandan alırlar. Daha doğrusu ona,bunlan hiç tanımazlar.Böylece insan, haklarını ve de onların ilki olan yaşam hakkını bile kullanamaz, geliştiremez duruma
düşer. Çünkü, kendi yarattığı toplum içinde ekonomik ve sosyal yoksulluğa, yoksunluğa, zayıflığa düşmüştür.
Erotizmin çelişkili yönleri bir şekilde sayısız bir biçimde ortaya çıkmaktadır: derinlikleri dinseldir, korkunçtur, trajiktir, hala itiraf edilemezdir. Kuşkusuz bu derinlik tanrısal olduğu ölçüde bu niteliklerin şiddeti artmaktadır.