Türkiye’de solun bazı fraksiyonları, tarihsel materyalizmin devrimci hattından Weberyen rasyonelliğin soğuk bürokrasisine, Althusser’in ideolojik aygıtlarından Foucault’nun mikro-iktidar kıvrımlarına kadar her teorik evrene aynı anda sadakat göstermeyi başaran eşine az rastlanır bir prensip zenginliği(!)
sergileyerek, normatif omurgalarını da bu çok yönlü uyuma uygun biçimde post-yapısalcı bir kayganlık rejimine dönüştürdükleri için, her konjonktürde yeni bir ilkeye sadakat gösterme maharetleriyle omurgasız bir dünyaya evrilmiş durumda.
Dikte ideolojiler azınlık uluslarda doğrudan doğruya belli başlı idealize edilmiş anlayışlar yaratır. Komünal demokrasi, anti otoriter sol bunlara basit örneklerdir. Bu tarz anlayışlarla birlikte azınlık ulus, yerel öz yönetim tarzı merkeziyetçi devlet yapısına aykırı fikirler geliştirir. Veyahut libertaryen sosyalizm, doğrudan demokrasi talebiyle oluşturulan demokratik konfederalizm gibi başka anlayışlar bir halkın umudu olabilir. Günümüz siyasetinde bunlardan hiçbiri azınlık ulusa layık görülmez çünkü kapitalist, uluscu merkezi sömürü düzenine aykırıdır. Faşist düzen gün be gün artarken alt tabaka görülen uluslar ölümlerle baş başa kalmaya mahkûmdur. Bu çarkın döneceği gün yakındır o zamana kadar sabır her ulusa zamanı da tarihî de iyi gösterecektir.
İçimizde ya da dışımızda olagelen bir şeyin upuygun nedeni bizden kaynaklandığında bizim etkin olduğumuzu söylüyorum. Oysa insanlar daima doğanın diğer parçaları tarafından belirlendiklerinden, aslında hiçbir zaman o etkilerin upuygun nedeni değildirler. Buna göre, yalnızca Tanrı (ya da doğa ya da töz) bütün olarak gerçekten eylemde bulunmaya muktedirdir, çünkü sadece Tanrı causa sui'dir, kendinin nedenidir ve kendi etkilerinin tek nedenidir.