Ancak belki de hayatla olan bu mücadelemizi de kaybetmemizin bazı gerekçeleri vardır.
Sürekli ona suç atarak onu kızdırmış, ona haksızlık yapmış olmuyor muyuz acaba?
Küçük bisikletliler için...
Ne kadar da hızlı pedal çevirirlerse çevirsinler
o kırmızı on sekiz viteslilere yetişemeyeceklerini bildiğim için...
Ve bir de kendi ağırlığının çeyreğini taşımaya
çalışırken yaklaşık kırk santimlik memleket
kaldırımına takılan simitçiler için...
Ve yere düşenleri tekrardan alıp tepsiye dizdikleri için...
Ve Tahran’da kadın olmak belki de…
Ve belki de olamamak…
Belki Halep’te doğmuş çocuklar…
Ve belki de Halep’te doğmamış çocuklar…
Söylesene!
Kim daha yalnız?
Belki ben…
Belki sen…
Belki de…
Tam şu anda cami avlusunda saklambaç oynarken
tabutlara saklandı çocukluğum.
Ve elimden alındı birden suyum, ekmeğim, tuzum…
Tam şu anda biraz büyüdük hepimiz.
Para, makam, mevkii, ödül ve hırslar uğruna
küçülenlere bakarak.
Tam şu anda ben kendimce bir şiir yazdım.
Ve onu yıllar, yüzyıllar sonra okuyacağım.
İnsanlara, hayat ders olmuyor, ders olmaya yetebilecekken.
İnsanlara, ölüm bile ders olmuyor yaşamak ve yaşatmak için.
İnsanlara, insanlar bile ders olmuyor insanlık adına.
Ve hatta “geçmiş olsun” diyince geçmiş falan da olmuyor.
Hastaneler de her hastayı öyle iyileştirmiyor.
Bu yüzden doktorların en baba tedavisi
“alın eve götürün” demek sanırım.
Acıyorum ulu tanrım!
Korkuyorum ulu Tanrım!
Ne yazık şey ulu Tanrım!
Ne boşluk…
Ne küstahça!