Destanarjin

Destanarjin
@Robinciya
Söylesene VERA!  Çocuklara sıkılan hangi kurşun kahpece değildir?  Öfkemiz taş doğursun VERA  Taş doğursun, yüreklerimizi söksün yerinden...
Bir gün gelirde tutarsam ellerini  Bakarsam gözlerine sevgi dolu  Doğarsa sende yeniden bu beden  Ve o gün verirsem şayet son nefesimi  Ölmeden haykırmak isterim son bir kez  Sen adını koyamadığım  sen yaban gülüm sen dağ çiçeğim  sen ruhu revanım sen yaşama sevincim...;  yasaklım... adı bende saklım...  senin adın kavuşmak olsun.  senin adın,...  senin adın seviyorum olsun ...  seviyorum olsun.. 
Reklam
Filistin yani bugünkü İsrail’de yerleşmeleri sürecinde üç ana döneme işaret etmektedir. İlki İbrahim ve Hebron'la ilgili olup İ.Ö. 1850'lerde gerçekleşmiştir. İkinci bir göç dalgası, sonradan İsrail ('Tanrı ona güç versin!') olarak adlandırılan, İbrahim’in torunu Yakub'la ilişkilidir; Yakub, Şekem (Shechem)'e, yani bugünkü Batı Yakasındaki Arap kenti Nablus'a yerleşti. Kitabı Mukaddes, sonradan İsrail’in on iki kabilesinin atalarını oluşturacak olan Yakub'un oğullarının Filistin'deki şiddetli bir kıtlık esnasında Mısır'a göçtüklerini söyler. İbrani yerleşmesinin üçüncü dalgası ise İ.Ö. 1200 sıralarında, İbrahim’in torunları olduğunu söyleyen bir kısım kabilenin Mısır'dan gelip Filistin'e yerleşmeleriyle gerçekleşti. Bunlar, kendilerini Mısırlıların esir aldığını ama liderleri Musa'nın tanrısı olan Yahova tarafından kurtarıldıklarını anlatmaktaydılar. Zorluklar içinde kendilerine Filistin'de bir yer edindikten sonra buradaki İbranilerle ittifak oluşturdular ve İsrail halkı olarak tanındılar. Kitabı Mukaddes, bizim eski İsrailoğulları olarak bildiğimiz insanların, esas olarak Musa'nın Tanrısı olan Yehova'ya sadakatin birleştirdiği değişik etnik gruptan insanlardan oluşan bir konfederasyondan başka birşey olmadığını açıkça dile getirir...
Bütün işçiler, kullanım fiyatları yaş ve cinsiyetlerine göre değişen birer iş aleti olup çıkmışlardır...
Eğilip gamzesinden su içsin kuşlar...
Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! Birden bire kuş gibi                  vurulmuş gibi                                 kanadından yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı, gidenleri geri çağırmadı, baktı yalnız dolu gözlerle                    uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!