“Çevremdeki herkesten özür dileyerek Suç ve Ceza ya başlıyorum. Bu şölen için kendimi yakınlarıma kapatıyorum. Sadece çay ve kahve benimle olacak. Bencillik tavan yapsın, umurumda değil. “ cümlesiyle kitabı okumaya başlamıştım.
Suç ve Ceza hakkında herkes bir şeyler duymuştur, hatta başkarakterinin adını bile bilenler vardır. Kitabın sonunu bilenler de vardır, ne biliyor olursanız olun, kitap içinden ne kadar alıntı paylaşılırsa paylaşılsın, bu dev eseri okurken hiçbir gizemden mahrum kalmazsınız. Eser bütünüyle mükemmeldir.
Ciltli olan baskısını satın almıştım. Biraz ilerledikten sonra parmaklarımın arasında hışırdayan, canlı gibi hareket eden cilt maskesini çıkardığımda, kırmızı bir cilt çıktı karşıma, o ne renkti öyle, adeta kışkırtıcı. Uzun süre baktım. Daha ilk sayfalardan itibaren, birçok not tutacağımı anladım.
Okudukça dönemin Rusya’sını, insanların düştükleri halleri kesitler halinde göreceğimi ve beni derinden etkileyeceğini hissetmeye başladım. Dostoyevski bazen detayları veriyordu, bazen mekanı yüzeysel geçiyordu, bazı durumlarda, örneğin meyhanedeki pis masaları, kirli insanları anlatırken, onun ifade etmediği karasinekleri masanın üzerine ben koyuyordum, hizmetçi Natasya’nın üzerinde olabilecek elbiseyi ben hayal ediyor, Raskolnikov’un oturduğu dairenin fakirliğine ilave olarak odanın değişik yerlerine örümcek ağları yerleştiriyordum. Marmeledov’un yokluk içindeki sefilliğini okurken, kızının vesika bir fahişeliğe gidişini, yüreğimdeki büyük sızı içinde, çaresizce, hiddetlenerek okuyordum. Sonya’yı fahişelik yapmaya iten adımları düşünürken o zamanın şartlarından uzaklaşarak, yakın geçmişte ülkemize gelen Rus kadınlardan nasıl faydalandığımızı, onların ülkelerindeki yoksulluktan kaçışlarıyla, kendi topraklarımızla fahişeliğe düştükleri günleri acı ile