ihtiyar'ın Kapak Resmi

fotoğraf yazıları
Duran zamanda "akışımı" sürdürüyorum, sana olan "aşkımı" ispat etmek için. Harfler yer değiştirdiğinde ve bir harf düştüğünde geriye sadece sana olan "aşkım" kalacak. Göreceksin, İstanbul'da herkes benim aşkımı, Taksicinin aşkı diye konuşacak...

ihtiyar - ilgili fotoğraf yazısı

fotoğraf yazıları
Sana anlatacak o kadar çok hikayem var ki, lakin hiç birini anlatmayacağım. Yalnız şunu bilmeni isterim. Bir vakitler ben de kafeslerin içindeydim. Zaten dünya başlı başına bir kafes değil mi? Aklını ve kalbini kullan. Kafesler birer birer yok olacaktır. Unutma zaman çok yok, vakit sınırlı...

ihtiyar-ilgili fotoğraf yazıları

fotoğraf yazıları
82 numara seninle ilk sığındığımız barınak, biliyorsun yaşamsızdık yaşayamadıklarımızdan dolayı, hırçındık; çaldığımız aşk tohumlarını ekemediğimiz için, bir ara soğuduk, soğukla birlikte
uzaklaştık, birbirimize sokulduğumuz müddetçe 82 numara ısındı, biz ısındık. Ne kadar erken yapmıştık ilk kavgamızı, her dokunuş bir yarayı kanatmıştı. 82 numara da biz de yaşamda yorulmuştuk…

ihtiyar -ilgili fotoğraf yazıları

fotoğraf yazıları
Topaçla oynamadım ben, topacımın ipini acele etmeden dolardım, aynı aşkla seni sarmalayıp kollarıma doladığım gibi. Seninle aramızdaki en büyük fark çocukluğumuz, seni sevişlerimin kaynağı çocukluğumun yoklukları belki de.
ihtiyar - ilgili fotoğraf yazısı

fotoğraf yazıları
Tutunamayanlar birer birer sisin içine dalıp, yamaçtan boşluğa doğru kendilerini bırakıyordu. Herşey sonsuz bir boşluk değilmiydi zaten, ha sisin için de ha dışında dedi, gözlerinden yaşlar süzülürken. Acele etmeden kendi sırasını beklemeye devam etti. Yaşamında ilk defa birşeye tutunacaktı, sis kalkmasın diye duaya benzer dudaklarından bir kaç söz döküldü...
ihtiyar - ilgili fotoğrafın yazısı

Zor Sevdalar
Baharla birlikte, pazar günleri yüz binlerce kentli omuzlarına asılı kutularla evlerinden çıkarlar. Fotoğraf çekerler. Çantaları dolu avcılar gibi mutlu döner, günlerini fotoğraflarının banyo edilmesini beklemenin tatlı heyecanı içinde geçirirler (bazıları buna, aile bireylerinin girmesi yasak, yakıcı asit kokulu karanlık odalarda kimyasal işlemlerin ince keyfini de eklerler), ancak fotoğraflar gözlerinin önüne gelince geçirdikleri günü elle tutulur bir biçimde yaşamış olurlar, ancak o zaman, o dağ çavlanı, kovalı çocuğun o adımı, karısının bacakları üstündeki o güneş yansıması, yaşanmışın, artık kuşku duyulamayacak olanın geri alınamazlığına bürünürler. Gerisi anıların güvenilmez gölgesinde boğulur. Fotoğrafçı olmayan Antonino Paraggi, dostları, iş arkadaşlarıyla birlikte olduğunda, artan bir yalnızlığa gömülüyordu. Her hafta, bir diyaframın duyarlığını övenlerin ya da din sayısını tartışanların konuşmalarına, daha düne kadar, böylesine az ilgi çekici, böylesine yenilikten yoksun bir etkinliği alaya alışını paylaştığından kuşku duymadığı birinin sesinin de katıldığını keşfediyordu. Antonino Paraggi'nin işi, üretici bir işletmenin dağıtım bölümünde yöneticilikti, ama asıl tutkusu arkadaşlarıyla birlikte irili ufaklı olayları yorumlamak, özel düğümleri çözerek genel sonuçlara ulaşmaktı; kısacası, zihinsel yatkınlık açısından, bir düşünürdü, deneyimlerinin çok ötelerinde kalan olayları bile kendine açıklayabilmek için kılı kırk yarardı. Şu ara, fotoğrafçı insanın özündeki bir şeyi, yeni yandaşların objektif amatörlerinin bayrağı altında toplanmalarını sağlayan gizli çağrıyı kavrayamadığını hissediyordu, bir bölümü teknik ve sanatsal becerilerindeki gelişmeyle övünüyor, bir bölümü ise tersine bütün ustalığı satın aldıkları makinenin iyi olmasına bağlıyordu, (dediklerine göre) makine hep başyapıtlar çekiyordu, beceriksiz ellerde bile… Pazar günleri çok önemli Antonino’nun yaşadığı şehirde. Yüzbinlerce insan kıyılara, pikniğe oraya buraya gezmeye gidiyorlar Pazar günleri. Nasıl gidiyorlar, kutular var, fotoğraf makinesi kutuları. Onları sırtlarına alıyorlar gidiyorlar. Güzel bir şey Pazar tatili. O an her şey Pazar dinlenmesi. İş hayatı büyük yük tabii, o gün iple çekiliyor. Fotoğraf makinenle gittin mi ne oluyor. Elle tutulamaz anları, sanki elle tutulur hale getiriyorsun. Antonino’ın dikkatini çekiyor bu. Her yıl biraz daha artıyor. Hele arkadaşları baba olduktan sonra ne oluyor, çocukların fotoğraflarını çekmek çok önemli, müthiş bir objektif tutkusu başlıyor, neden? çünkü bebekler, bebekler ne kadar çabuk çocuk oluyor, çocuklar ne kadar hızlı ergen oluyorlar düşünsenize… Yani o kadar hızlı akıyor ki, o kadar hızlı değişiyorlar ki o yüzden her anın fotoğraflanmasını istiyor anne babalar. Antonino bunu gözlemliyor. Gülüyorlar, oynuyorlar baharda, yazda, plajda, güzde, kışta… Antonino izliyor. Hafiften de bu durma gıcık oluyor. Çünkü bu fotoğraf çekme, sonra o zamanlar fotoğrafı karanlık oda da banyo edip basma heyecanlı güzel şeyler ama sanki fotoğraflar hayatla yer değiştiriyorlar, fotoğrafın önemi o sırada yaşananlardan çok daha önemli bir hale geliyor Antonino bu durumlara kızdığı için arkadaşları tarafından ukela olarak görülüyor. Arkadaş grubu çoluk çocuğa karışmışsa bekârlara hep ukalalık düşer. Antonino arkadaşlarına diyor ki “Bir kez başladıktan sonra fotoğraf işine sonra durmanız için bir neden kalmaz. Bize güzel geldiği için fotoğrafı çekilen gerçeklikle fotoğrafı çekildiği için bize güzel gelen gerçeklik arasında ki adım çok kısadır. Orayı hızla geçersiniz. Mesela Piyer Luca (ufaklıklardan biri) kumda kale yaparken fotoğrafını çekerseniz, kale yıkıldığı için ağlarken sonrada dadısı kumlarda bir deniz kabuklusunun kabuğunu bulup onu oyalamaya çalışırken de fotoğrafını çekmemeniz için bir neden kalmaz. Burda bir sorun var. Aah ne güzel, bunun hemen bir fotoğrafını çekmeliyim demeye başlarsınız ve o zaman da fotoğrafı çekilmeyen her şeyin kaybolup gittiğini düşünenlerle aynı çizgiye gelirsiniz. Antonino böyle şeyler söylüyor arkadaşlarına. Mesela diyor ki bir yerde, yani öyle bir hale gelir ki ya elinden geldikçe çok fotoğraf çekmek için yaşayacaksın, yâda yaşadığın her şeyin fotoğrafını çekmek zorunda kalacaksın. Yani ilk yol aptallığa ikincisi de deliliğe varır. Arkadaşları diyor ki aptalda sensin, delide sensin, git başımızdan. Antonino bir gün yine arkadaşlarıyla toplu halde plaja gidiyor. Plajlardakilerden birisinin baldızı ötekinin arkadaşı iki tane kız diyorlar ki Antonino’ya ya gel şu fotoğraf makinesini al biz böyle top atarken, bir birimize top atarken fotoğrafımızı çek. Büyük toplar vardır, aslında oynanmaz onlarla ama onlarla iyi poz vermek böyle bir yaz sevinci bir mutluluk işareti, imlemesi. Böyle bir tarafı
vardır ya. Kızlar diyorlar ki bizim böyle bir fotoğrafımız çekseniz ya… Antonino yine ukelalık yapıyor. Ya o zaman doğru düzgün poz vererek çekilmiş fotoğraf daha iyidir diyor. Çünkü böyle sahte bir şey yapıyorsunuz. Ya doğru düzgün voleybol oynayın yani voleybolu oynuyormuş gibi yapmanın fotoğrafı iyi bir şey mi sizce. Bence bugünün tadını çıkarmak istiyorsanız voleybol oynayın diyor. Kızlar diyor ki biz fotoğraf istiyoruz. Çekiyor Antonino fotoğraflarını, sonra fotoğraf çekerken, o deklanşöre basarken, kadrajda olanı görürken, daha sonra hatta fotoğrafları basmaya başladığında çok hoşuna gidiyor. Kızlarda çok beğeniyorlar. Antonino muhteşem, muhteşem fotoğrafçı. Çünkü Antonino düşünüyor. Madem fotoğraf çekmek zorunda kaldık, o zaman en iyi fotoğraf nasıl olur diye düşünenlerden. İş böyle gidiyor filan. Bu kızlardan birinin fotoğraflarını çekmeye devam ediyor Antonino. Fotoğraflarını çektikçe âşık oluyor. Fotoğrafları çekmeye değil o kızın fotoğraflarını çekiyor oluşuna mı âşık oluyor, kıza mı âşık oluyor orası çok önemli değil. O artık bu gidişatın içinde anatomik açıdan önemli değil. Kız için önemli olabilir ama orayı da geçelim. Antonino ile artık birlikte yaşamaya başlıyorlar. Antonino artık sevgilisi olduktan sonra bile onun fotoğraflarını çekiyor. Fotoğraflar çok öne geçiyor. Sevgilisi onun için fotoğrafı güzel olan, fotoğraflara hayat katan birisi. Ama kadınlar fark ederler bunu. Kadınlar fotoğrafları çok severler, erkeklerden çok severler ama kendilerinin bir fotoğraf sayılmasından hoşlanmazlar. Kız çekip gidiyor, yalnız bırakıyor Antonino’yu. Aşkın bittiğini anlıyor çekip gidiyor. Antonino için öyle değil. Antonino gerçekten âşık, Antonino boşlukta kalıyor. Ne yapıyor Antonino sizce? Fotoğraf makinesini bir kenara koyuyor ne yaptım mı ben diyor? Hayır. Bu kez o boşluğu fotoğraflamaya başlıyor. Kendi içinde kaldığı boşluğu, tek tek her gün çeşit çeşit fotoğraflarla bir hatıra defterine çeviriyor. Eve kapanıyor ve artık evinin fotoğraflarını çekiyor. Eskiden çektiği fotoğrafları parçalıyor, yırtıp atıyor. Onları fotoğraflamaya başlıyor. En son evde bir köşe var, bir kalorifer musluğu, bir de duvar, başka bir şey yok. En doğru fotoğrafın orasının fotoğrafı olacağını düşünüyor. Durmadan orayı fotoğraflıyor. Hayatın bir gününü gerçekten içinden olacak, anlatabilecek fotoğrafı arıyor ve olmuyor. "Belki de tam, gerçek fotoğraf, kıyımlara ve taç giymelere yer veren buruşturulmuş bir diplik önündeki, parçalanmış özel görüntüler yığınıdır," diye düşünüyor. Gazetelerin kenarlarını kıvırarak kocaman bir paket yaptı, çöpe atmadan önce fotoğrafını çekmek istedi. Kenarları, paketin içinde rastlantı sonucu yan yana gelmiş aynı gazetelerin fotoğraflarını iki yarısı iyice görülecek biçimde düzenliyor. Dahası, paketi biraz açarak, yırtılmış bir agrandismanın parlak kağıdının ucunun görülmesini sağlıyor. Bir yansıtıcıyı yakıyor, fotoğrafta, yarı sarılmış ve yırtılmış görüntüler belli olsun, aynı zamanda rastgele mürekkep gölgelerinden gerçek dışılıkları anlam yüklü somut nesne nitelikleri, kendilerini dışlamak isteyen dikkate yapıştıkları güç, belli olsun istiyor. Bütün bunları bir fotoğrafa sığdırabilmek için olağanüstü bir teknik ustalığa erişmek gerekiyordu, ancak o zaman Antonino fotoğraf çekmeye son verebilirdi. Bütün olanaklar tükenip çember kendi üstüne kapandığı sırada, Antonino fotoğraf çekmenin kendisine kalan tek yol olduğunu, daha o zamana kadar belli belirsiz bir biçimde aramış olduğu yol olduğunu anladı. Antonino fotoğraf çekmeyi bırakmıyor, fotoğraflar içinde kaybolan bir delilik yaşıyor. (Haşmet Babaoğlu’nun anlatımı. Orijinal hikaye: Italo Calvino, Zor Sevdalar)

Genelde beğendiğim şeyleri öznel olarak ifade etmeyi severim. Öznel sözcüğü bana son yıllarda 1000kitap ta çok beğendiğim bir şiir kitabını kağıt helva tadının üzerinden yorumlamam öznel olarak bulunduğu için silinmesini hatırlatır. Neden böyle giriş yaptım. Bu kitap için kurallar el verse, belki tek sözcük ya da bir kaç kelimeyi yan yana yazarak inceleme yapmak mümkündür. Kelimenin içindeki manayı okuyucu ne şekilde doldurursa doldursun. Böyle olabilseydi belki sadece "ahlak" yazıp bırakırdım. Belki de sadece "şükür" yazar bırakırdım. Belki de sadece "bakmak" yazar bırakırdım. Lakin kurallar el vermiyor, yine de bildiğimi yapıyorum ama, olduğunca öznel işte... Halen kitaba değinmedim. :)
Okuduğum kitaplar içinde anlatım tarzı bakımdan belki de başka örneğini görmedim, ya da başka bir yazarda böyle bir anlatım gördüysem de ben hatırlamıyorum. Uzun cümleler içinde kısa ve anlamsız görünen şeylerin hikayenin akışına dahil olması, karakterlerin konuşması ve anlatıcının aynı paragrafta, virgüllerle birbirinden ayrılarak okuyucuya seslenmeleri gibi...
Hikaye nerde geçiyor belli değil, karakter isimleri belli değil, "gözü siyah bantlı yaşlı adam, doktorun karısı, birinci kör gibi". Kör olma korkusu bencillik ve ahlaki çöküntüye sebep olmuştur manası çıkartılabilecekken mevcut yaşamda da görme duyusunun biyolojik açıdan çalışmasına rağmen görmekle bakmak arasındaki ince ayrıntı üzerinden de bir ahlaki çöküntüye kadar manalar çıkarmak mümkündür. Yazar roman içinde bir çok konuya olay akışları içinde dikkat çekmiştir. Romanda gören bir kadının olması da elbette kör insanlara yardımcı olsun diye yaratılmamıştır. Günümüz entelektüellerine bir cevaptır herhalde!
Bir bölümde yazar "Müzelere gelince, tam içler acısıydı yürek dayanmazdı, bütün o insanların evet, insanlar, doğru söyledim, o resimlerin, o heykellerin önünde durup da bakan tek bir kişi bile yoktu artık...(s.243)" demiştir. Bizim müzelerimize giden yok, gidip te görenlerle bakanların sayısı eşit değil...
Yine bir bölümde "...bir gün gözlerim yeniden görmeye başlarsa, başkalarının gözlerinin içine bakacağım ruhlarını görebilecekmişim gibi, dedi, Ruhlarını mı diye sordu, gözü siyah bantlı yaşlı adam, ya da özlerini, nasıl adlandırıldığının önemi yok, bunun üzerine, koyu renk gözlüklü genç kız, fazla öğrenim görmediği dikkate alınırsa herkesi şaşırtan bir söz söyledi, Hepimizin içinde adını koyamadığımız bir şeyler var, işte biz oyuz...(s 278)" İşte bu şekilde üç dört karakter ve anlatıcı bir paragrafın içinde böyle sesleniyorlar okuyucuya. Kaçımız konuştuğumuz insanların gözlerinin içine bakıyoruz? Yine bir bölümde "...Gereği kadar duyguya sahip olmadığımızı söylüyorum, Belki de yeteri kadar duyguya sahibiz ama onları ifade edecek kelimeleri kullanmıyoruz, Sonuçta da duygularımı yitiriyoruz. (s. 294)" demiştir. Duyguları ifade edecek kelimeleri kullanmamak, yaşamda yavaş yavaş kör olmak değil midir zaten. Başka bir bölümde "...sizin körlüğünüzden kör oldum ben, gözleri görenlerin sayısı daha fazla olsaydı belki ben de daha iyi görürdüm...(s. 298)" Görenlerin sayısı daha fazla olsaydı, benim deyimimle bakıp da görenlerin sayısı eşit olsaydı nasıl bir dünya olurdu? Gerçek hayatta bir çok şeye şahit oluruz ve görmezden geliriz. Kör müyüz ki görmezden geliriz...? Sorular sordurur, düşündürür, mide bulandırır, utandırır, şükrettirir vb... Daha ne söyleyeyim..
Neyse uzatmanın manası yok, tavsiye ederim...

Doğadaki her şey uzaktan baktığında küçüktür, yanına sokuldukça büyür... İnsan hariç..

Ramazan Sarısakal

ihtiyar tekrar paylaştı. 29 Haz 09:34
Şeyma Öztürk, bir alıntı ekledi.
05 Haz 22:13 · Kitabı okudu · İnceledi · 9/10 puan

"Tanrım, gözlerimizin görmemesi ne büyük bir eksiklik, görmek, görmek, belli belirsiz birer gölge halinde bile olsa görebilmek, bir aynanın önünde durmak ve koyu, zor görülen bir lekeye bakıp, Bu benim yüzüm diyebilmek, öteki ışıklı şeyler bana ait değil."

Körlük, José Saramago (Sayfa 77 - Kırmızıkedi Yayınevi)Körlük, José Saramago (Sayfa 77 - Kırmızıkedi Yayınevi)

"En ağır sınavdan en saf olan geçer. Öder geçer."

Gülten Akın

Rum /Rumi kavramlarıyla ilgili araştırmalar, belgeler, haritalar, Diyar-ı Rum sözcükleriyle bugün ki Anadolu'nun kast edilmediğinden başlıyor... 65 dipnotla ulaşılacak başka kapılar açıyor... Tarihi konularda birikimi olan birisinin okumasıyla bu kitaptan alacağı lezzetle benim gibi tarih ve entelektüel bilgisi yetersiz birisinin alacağı lezzet bir olmaz... Genel kültürüme katkı sağladı benim için... Genel okuyucuya hitap ettiğini düşünmüyorum.