Burak Aksak

Burak Aksak

YazarDerleyenEditör
8.8/10
2.538 Kişi
·
6.665
Okunma
·
727
Beğeni
·
11650
Gösterim
Adı:
Burak Aksak
Unvan:
Yazar, Senarist
Doğum:
İstanbul, 12 Eylül 1985
12 Eylül 1985’de İstanbul’da doğdu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi okudu. 2006 yılında kazandığı bursla Plato Film Okulu’na girdi. Ekol Drama Sanat Okulu’nda “Kamera Önü Oyunculuğu" eğitimi verdi. Kuzeni Selçuk Aydemir'le beraber senaristliğini yapıp yönettiği TRT'de yayınlanan Ramazan Güzeldir dizisiyle televizyon hayatına başlayan Aksak, yine TRT'de Onur Ünlü'nün yönettiği Leyla ile Mecnun'un senaristliğini yaptı ve bu sevilen dizi ile adını duyurdu. Ardından Ben de Özledim dizisinde senaristlik yapmaya devam etti. 2015'te vizyona giren olan Bana Masal Anlatma ve Kara Bela adlı sinema filmlerinin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendi. 2016’da ise Dede Korkut Hikayeleri adlı televizyon filmlerinin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendi.
Allah'ım hayallerime bile sığdıramayacağım böyle bir güzelliğin yeryüzünde işi ne? Belli ki varlığına delil olarak göndermişsin tamam da, bizim evde işi ne?
Dün gece de hiç uyuyamadım. Daha doğrusu öyle bi' rüya gördüm ki, sanki hiç uyumamış gibiyim. Her şey çok gerçekti. Yine böyle bi' kahvaltı masasındayız. Sen yine her zamanki gibi sevgini gösteriyosun bana. Akşam diyorsun hazırlan, kız istemeye gidicez. Her şey böyle başladı. Sonrası... Sonrası çok karanlık be baba.
Burak Aksak
Sayfa 14 - Küsurat Yayınları
272 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
Benim için şimdiye kadar yaptığım en özel inceleme olacak bu, umarım yazmak istediklerimin çeyreğini olsun ifade edebilirim.

Leyla ile Mecnun hayatımda en önemsediğim şeylerden biri. Bir diziye bu kadar anlam yüklemek ne kadar mantıklı tartışılabilir. Ama sitede son zamanlarda denk geliyorum benden yaşça büyük kişilerin yorumlarına; gençliğindeki detayları birbirleri ile paylaşmalarını gülümseyerek okuyorum. Çünkü biliyorum ki yıllar sonra ben de Leyla ile Mecnun dolu anılarımı düşünüp hüzünleneceğim. --> Hocanın ısrarla telefonları bırakın uyarısını takmadan sıranın altında tek kulaklıkla birlikte LM izlediğimizi, "Seni tanıdığımdan beri ne fark ettim biliyor musun, aynı Mecnun gibi konuşuyorsun sen!" şeklinde ilerleyen sohbetleri, hatta o konuşmanın bize iyice sinmesi ve günlük hayatta bilinçsizce ağızdan çıkması ile akabinde gelen kahkahalar, dizide geçen o çok özel şiirleri gönlündeki kişiyle paylaşmak ve üstüne bin kat daha anlam yüklemek, hediye almayı isteyip cesaret edemezken LM temalı bir şeyler almanın arkasına sığınmak, "Aaa zil sesini sen de mi o sahnedeki şarkı yaptın" diye ortak nokta bulmanın sevincini yaşamak... Daha niceleri işte. Kitabı okurken içinde küfür de görünce şaşırdım, arkadaşıma "Küfür de geçiyor biliyor musun" dedim, "Poşet gibi mi :D" dedi. Her şeyin özeti gibi bir olay aslında, Leyla ile Mecnun evreninde poşet küfürdür, kulpu kırık çaydanlık küfürdür, ıslak terlik küfürdür. Sakız sigaradır, erik içkidir. Bu dünyadan değildir Leyla ile Mecnun. Orada her şey mümkündür, uzaya da çıkılır, yerin dibine de batılır, mecaz değil cidden batılır! Hatta Mecnun "yeraltına" batmışken kenarda Dostoyevski göze çarpar bir şeyler yazarken :)) Yakalamasını bilene en ince absürd espriler oradadır. Bi de bunları anlayınca sevinir insan, "Yavvv adamlar ne ince düşünmüş yav helal olsun Burak Aksak!!" denilir. Bunu yapmak da farzdır.

Şimdi kitap incelemesinde diziyi anlatmak da eleştirilme sebebim olur belki ama buna da bir savunmam var. Ben diziyi azcık da olsa izlememiş birinin bu kitabı okuyup beğeneceğini kesinlikle düşünmüyorum. Cidden dürüst olalım, güzel bi kitap mıydı o kadar? Yooo. Leyla ile Mecnun evrenine yabancı biri olarak okusam "Ne yaşıyo ya bunlar" diye sorgulardım. Nitekim diziye ilk başladığım zaman da hiç anlam verememiştim inanın ki, bu kadar insan neyini seviyor bu dizinin demiştim. Ama sonra 104 bölümü de sıra ile izledim. Hayatımda bu kadar zamanımı aldığı halde zerre pişmanlık hissetmediğim tek konu da budur belki de. Bir sürü yapım harikası diziyi de bitirdim ama hiçbirini şu saçma sapan LM'ye değişmem. O küçük, bencil, gösteriş dolu dünyamızda gerçek samimiyeti bize hiçbir şey bu dizi kadar gösteremezdi.

Neyse işte ne diyordum, bu kitap da bir edebiyat harikası değil elbette. Bir sürü kusur var. Hatta çok komik giderken bi anda öyle bi son yazmış ki "Pardon noluyoruz???!!!" oldum. "Haa, o niye öyle oldu ki şimdi?" diye isyan ettim İsmail Abi sesiyle, "Nidennn?" diye sordum. Ama yine de eleştiremem ya. Gönlümde hanları sarayları var şu an bu kitabın. Vallahi uydurmuyorum, okurken her şeyi duydum ben kulağımda. Bütün o meşhur replikleri karakterlerin sesi ile okudum, belki de bu yüzden hayatımın en keyifli okumalarından biri oldu.

Yalnız bu kitap bana hiç yetmedi. Cidden her karakterden küçük bi tadımlık bırakmış önümüze. 104 bölüme gelen 105. bölüm gibi oldu biraz yani. Burak Aksak çok önceden Twitter'dan söz vermişti kitapla ilgili. "Bir gün mutlaka" demişti. Valla kralsın Burak reyiz, inan ki bu kadar çabuk beklemiyordum ben, nasıl mutlu ettin bi bilsen. Ama inşallah daha da çoook edersin, inan ki buna ihtiyacımız var.

Leyla ile Mecnun edebiyatının baydığını söyleyenleri görüyorum her geçen gün. Kimseyi de eleştirmeyeyim en iyisi. Üzerinden yıllar geçtiği halde hala sevenleri arasındaki dayanışmaya hayran kalmak çok daha keyifli. Eleştirenlere sormak istediğim tek şey var: "Senin ağzından çıkanla kulağının duyduğunun tuttuğu bir mi? Algıda mı seçicisin sen?" :)

Gerçekten canım hala yazmak istiyor ama buraya kadar bile okuyan çok az olacaktır diye düşünüyorum. Sonuna kadar dayananlar için klişelerin en güzelini, en umut dolusunu, en samimisini bırakıp kaçıyorum: O GEMİ BİR GÜN GELECEK.

---
Hee bi de unutmadan:
ÇAY ERDAL BAKKAL'DA İÇİLİR.
272 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Çünkü aşk, arızalı bir ruh halidir. Hastasındır, ötesi yok. Ve tedaviyi kabul etmez, direndikçe direnirsin.

Sevdiğinin yanağındaki gamze, bir anatomik bozukluktur aslında. Ama aşıksan, her gün binlerce defa oraya gömülesin gelir.

Görmeden duramazsın. Düşünmeden duramazsın, özlemeden duramazsın. Hasılı kelam duramazsın işte, içinde bir volkan patlarken.

Bir perde gibi düşün.
Sis perdesi gibi.
Net olan her şeyi başka surette görürsün. Sanki miyopmuşsun da gözlüğünü evde unutmuşsun gibi. Hoca tahtaya ne yazarsa Leyla diye okuyorsun. Üç, beş, on - her neyse - harften oluşan bir ismi, nasıl bu kadar çok sevdiğinin başka bir açıklaması olabilir mi?

Ya da bir çift kahverengi gözü, diğer gözlerden ayıran ayrıntı aşk değilse nedir?

Totem yapmalar, rüyalarda görmeler, fallara baktırmalar.. Hiç yolunun düşmeyeceği sokaklarda gezinir durursun.

Yapış yapış bir melankoli, şiirler yazdırır sana. "Ah sesi," dersin, "Ne kadar da güzeldi, bir daha duysam.." Pazardaki satıcının sesinden farksızdır oysa. Emin ol, kendisi bile, aynada göremez senin onda gördüklerini.

Duvarlar yıkılır üstüne, için yanar, dünyayı yakasın gelir. Ağzının tadı kaçar, yemek bile yiyemezsin. Aşk en etkili diyettir, forma sokar insanı.

Hele bir de romantik biriysen, oturur, karakalem resmini yaparsın. Bıyığının en ince ayrıntısına kadar. Tesadüf ya, gece de Hıdrellez gecesi, gömersin bir gül fidanın dibine. Bir de yağmur yağar, oh mis!! Cila olur umudunun üstüne.

Ama ayrıntı orada gizli işte, belki de yeteneğin yoktur. Duan kabul olur ama.. Ama'sı da var. :)

Aşk, bedenle ruhun ayrı ayrı bağımsızlığını ilan etmesidir. Bir devrimdir aslında. Devirir devirmesine de en çok sen kalırsın enkazın altında. İçin üşürken ellerin titrer. Gönlün yanarken, başında deli rüzgarlar eser.

Yine de "SEVİYORSAN GİT KONUŞ BENCE!"

Hepimizin en gizli ve büyük yeteneği, aniden Leyla ile Mecnun olabilmemizdir. Yani bir nevi göbek adımız gibi düşün. Zamanın bir dönemecinde yakışır yakamıza. İlla ki alır aklımızın bir miktarını.

Ama içinde kalması daha büyük dert. Çoğaldıkça çoğalır, kabardıkça kabarır, sonunda taşar bir yerlerden. Karşındaki ne peri kızı ne de prens, bunu unutma. O da senin gibi ete kemiğe bürünmüş bir ruh. Senin hislerindir onu yücelten, başka bir şey değil.

Onun yanında olmak, cennette olmak değil, inan bana. O da acıkıyor, uyuyor, uyanıyor, daha bir sürü şey. Sen aslında sendeki sevebilme cevherini seviyorsun.

Kulağında kulaklık, gece yarılarına kadar bangır bangır dinlediğin şarkıların hepsi, onun için yazılmış gibi, değil mi?
Değil aslında. Nasıl sıradan bir duyguyu içinde büyüttüğünü anlaman için.

Sen bağıracaksın, o duymayacak.
Sen ağlayacaksın, o gülecek.
Sen öldüm, bittim diyeceksin, o yaşamaya devam edecek.

Ama olsun, ikna olmadım mı diyorsun? Ne halin varsa gör o zaman.

Belki de bakışın, onun gözünde de yankı bulacak. Ya da aynı kalp atışında buluşacaksınız. İçin susuzluktan kavrulurken kavuşacaksın ona. Sevinçten çıldıracaksın. Kalp atışlarını saklayan bir kıyafete ihtiyacın olacak.

Ama o kadar. Daha maça başlamadan galibiyet turu atmaya gerek yok. Bulunduğun yer zirvedir. Daha yukarı çıkamazsın, unutma.

Aşk bir dengesizliktir işte. Hiçbir kitapta onu aklayacak bir cümle bulamazsın. Bir virüs, bir yara, bir hastalık..

Aşk mı demişim?!
İnanma!
İnanma dedim ya,
O bir anlıktı..

..............


El öpme ritüelinden mahalle bakkalına kadar, okulda yediği dayağın üstüne bir de evde yiyen, ama tertemiz bir neslin sımsıcak hikayesini, aşka bakışını okudum bu kitapta. Müthiş zevk almamı, yer yer kahkahalarla gülmemi sağlayan diyaloglara şahit oldum. Temiz, duru, günlük hayatı anlatan ama derin bir okuma yaptım.

Herkes okumalı diyorum ; hayata gülümseyerek bakmak için.

Ve ayrıca etkinliği düzenleyen
Osman Y. arkadaşımıza teşekkür ediyorum.

Keyifli okumalar.. :)
272 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
"Ben Mecnun diyilim. Ben Leyla'nın mezar taşıyım."

Şimdi yapacağım şeyi bir kitap incelemesi olarak değerlendiremem. Çok sevdiğim bir dizinin yıllar sonra yeni bölümü gelmiş gibi, yahut o diziden uzun soluklu bir film uyarlamışlar gibi bir hissiyatla geldim buraya. Ben okudum, kitabın bana yaşattığı okuduğumdan çok daha fazlasıydı.

Kitaplardan uyarlanan dizileri, filmleri fazlasıyla biliyoruz. Bu benim için ilginç bir deneyim oldu, çünkü kurgunun tam tersi olarak işlediği bir olayın içine ilk defa girdim. Ve şunu açıkça ifade edebilirim ki, öncelikle beyaz perdede ya da televizyon ekranlarında gördüğünüz bir eser eğer ki oyuncularıyla sizi tatmin edebilmişse sonrasında kitabını okuması muazzam bir zevk oluyor. Hani böyle okuduğunuz karaktere ait tek bir cümle dahi onun mimikleriyle, onun hali ve tavrıyla gözlerinizin önünde tekrar çekiliyormuş gibi. Okumaya başladığım andan itibaren bu hissi defalarca yaşadım.

Leyla ile Mecnun, televizyon kariyerinden itibaren insanların ya çok fazla sevdiği ya da hiç anlam veremediği bir yapım olmuştur. Kitabı okuyacaklar için söylüyorum, dizisini sevemediyseniz kitabı da sizin için farklı bir konumda olmayacaktır. Gerçek Leyla ile Mecnun ruhunu yakalayabilmişler içinse, odanız tekrar çocukluğunuzdaki gibi kokacak. Zaten bana göre kendini bu kadar güzel hatırlatan bir çocukluk vardır, bir de Leyla ile Mecnun.

"Zaman döngüseldir," diyor Aksakallı Dede. "Bir hayat en fazla kaç kere yaşanabilir ki?" diyor Leyla. "Üç," diye cevaplıyor Mecnun. Ve bir daha başlıyoruz aynı hikayeye. Belki kaderimiz hep aynı, belki verdiğimiz kararlar mutlak sonumuzu hiç değiştiremeyecek. Ama biliyorum ki bir kere daha yazılsa, yine aynı umutla okurum. Hatta İsmail Abi'nin ağzından çıkacak "İskndrabi?" sözünü tam da böyle yazılması gerekiyormuş gibi okurum. Yine ve yine hayal kırıklığına uğratmayan Burak Aksak'a sonsuz teşekkürler.
272 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
"OLAN OLMUŞTUR, OLACAK OLAN DA OLMUŞTUR"

Ahmet Amiş Efendi

Sene 2011, bir akşam sıradan hayatımıza renk katan bir "ŞEY"le karşılaştık televizyon ekranlarına bakınca, belki de devcileyin bir ihtiyacımız vardı da, kendimizi koyacak yer arıyorduk da onu bulmuştuk. Leyla ile Mecnun dizisi..

Az zamanda çok gönül fethetti bu sıradışı dizi, edebiyattaki türlere benzetirsek eğer "büyülü gerçekçilik" diyebiliriz. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği, bizi imkansıza, saçmaya ve absürde inandıran dizi.

Ben 28 yaşındaydım, çocuktum Mecnun misali. Birileri 18 yaşında birileri 8 yaşındaydı, birileri 38 birileri 48 yaşındaydı ama hepsi de çocuktu ki kendini buldu izledikçe.

Leyla, Mecnun, İsmail Abi, İskender, Erdal Bakkal ve diğerleri.. Hepimizin kaçmak istediği gerçekleri vardı, yarım kalmış sevdaları, beklediği gemisi, aradığı dostlukları, derman bulmak istediği dertleri vardı..

Dünya o zaman da kötüydü, bugün belki daha kötüdür bilmiyorum. Kötülük hep vardı aslında. Fakat insan bir parça neşeye muhtaçtı her zaman. Hayatta değişen fazla bir şey olmadığını, en çok kendi bakış açımızın değiştiğini er ya da geç bir gün herkes anlıyor..

Dün ve Yarın, hani nerede bunlar ? Elde var Şimdi. Yaşıyoruz işte bir şekilde, insan biraz da İsmail abi rahatlığıyla bakmalı hayata, kim neyi çözebilmiş ki tamamen ? Bırakmasak mı kendimizi biraz kaderin ellerine ? Neeemişşş ? Ne yani var mı başka çare ?

"Aşk imiş ne varsa alemde
İlim bir dedikoduymuş ancak"

demiş Fuzuli dedemiz nur içinde yatsın. O da bizim gibi biraz yarım akıllıymış belli. Kimileri bilmek için kimileri de hissetmek için var bu hayatta, herkesin misyonu farklı, karakteri farklı.

Mecnun'da akıl aramak, Leyla'da vefa aramak falan beyhude..

Kitapta, diziden farklı bir şekilde işlemiş hikayeyi Burak Aksak. Eleştirdiğim yerler olmakla beraber genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Bazı gereksiz espriler ve yine yazmasa da olur dediğim kısımlar vardı. Fakat samimiydi, tıpkı dizideki gibi. Çocuklukla ve çocukça davranmakla, çocuk kalmakla ilgiliydi pek çok mesele, bütün karakterler için durum yaklaşık böyle.

Etkinliği düzenleyen kendime teşekkür ederim, bu vesileyle ertelediğim bir kitabı okuma fırsatı buldum. #41656188

Son olarak çok sevdiğim şair Sezai Karakoç'tan bir dizeyle bitirelim,

"İnsanı çözersin, çözersin, çözersin çocuk çıkar."
272 syf.
·2 günde·Beğendi·10/10
Dizi biteli 4 yıl olmuş. Ne kadar, 'çok yalnızım dağılmayın lan' desekte dağıldık. Bu samimi aile ortamı medya kurbanı oldu. Yeni başlayan her yapımda bu sıcaklığı arar olduk lâkin bulamadık.
Neydi leyla ile mecnun?
Küçük şeylerden mutlu olmaktı. Aile değerlerini bilmek, dostluğun hakkını vermek, mahalle kültürüyle büyüyen bir çok insana bunun bi' öz olduğunu unutturmamaktı. Zira çocukluğun, sokaklarda komşunun ağacına dadanmakla, tanıdığın her yüze selâm vermekle ve her gün gittiğin bakkalın herkesi tanımasıyla geçmişti. Bu, bir nevi eski Türkiye'nin sıcak insanlarıydı, biz bunu sevmiş ve bunu özlemiştik. Her gün içtiğimiz çayın bir ikram olduğunu sıcak sohbetler için bir meze olduğunu bilirdik. Çaylar demlenir konu komşu toplaşır, evin bahçesinde laf lafı açar yaz geceleri böyle geçerdi. Lm'de ki çay sevdası, bu kültürü empoze etmek isterken bize kalan ise bunun öbek öbek geyiği oldu. Şimdilerde ana akım medyada çay bir kültür değil, edebiyat fiyaskosudur meselâ.  Mevzu bahis olan konuya en iyi örnek Ismail Abi'nin, Küçük Prens ve Frida Kahlo aracılığıyla verdiği mesajlardı. " Orada burada ikon olursunuz, telefon kaplarına resim olursunuz ama kimse sizin kim olduğunuzu bilmek tanımak istemez." Popüler Kültüre yem olmak budur. Ve demek istediğim esas noktaya geldik, dizide popüleriteye ister istemez yenik düştü. Lm'den çok Lmcilik, çaydan çok çaycılık gibi oluşumlar vuku buldu. Ama bizim için, Burak Aksak'ın kıvrak zekâsıyla, ince esprileriyle yarattığı o dünya hâlâ aranan kandır. Çünkü seviyoz be haci. :D Bize bir takım yadigar değerler bıraktı. Nedir onlar? sevmek beklemek, özlemek, sarılmak, aile olmak gibi gibi....
Bu kadar güzelleme yeter kitaba geçelim.
 
-spoiler-

Diziden bağımsız olmamakla birlikte farklı bir evre düşlemiş Burak Aksak. Yapılan geyikler aynı, mizah aynı, lezzet aynı, lâkin bu sefer, kitap-film olayının tersi gerçekleştiği için, kitapta ki olaylar, detaylar, karakterler az ve özdü, kısırlaştırılmıştı. Sadece Mecnun'un Leylaya olan aşkı esas temaydı. Bu sefer sadece ikilinin aşkı gündemken finalinde tam kavuşsunlar diye beklerken ulan bu da mı gol değil bee dedik. Yâr olmadı Leyla. Kavuşursa aşk değil meşk olurmuş ya zaten.. (hemen klişeye vuralım.) Zaten varolan mutlak bir sonu değiştirmekte olmazdı bence. Fuzuli'ye saygı önemli :p Neyse ne diyordum, Mecnun düştü yine çöllere... Çünkü çöl bir arayıştır, bir kayboluş. Menkıbenin peşinde koşar durursun, zamanla kurursun, Vaha'ya ulaşana kadar seraplara takılırsın. Fırtınaya esir düşer bir toz tanesi olursun. O toz tanesi bir saatin içine hapsolur. Zaman akar, "Ve her insan zamanın dünya üzerinde bıraktiği birer yara izidir."
Aşkın en imkansız hali buymuş demek.

sevgilerle..
272 syf.
·5 günde·Beğendi·10/10
Leyla ile Mecnun..
Benim için bir yara bandı, ilkyardım çantası, dondurma çubuğundan çıkan bedava, son dakikada gelen galibiyet golü veya banka hesabına bir anda yüklü miktarda para gelmesi gibidir. Çünkü en kötü zamanımda, en yalnız hissettiğim anda başladım izlemeye ve her an annenin çocuğunu kucaklaması gibi sarıp sarmaladı beni.. Kimi zaman güldürdü kimi zaman ağlamak istersin de hani bir şey takılır ya boğazına işte onu yaptı sonra bir iki damla yaş..
Eksik olan bir şeyleri, mimarın ince ince çizip tamamladığı bir bina gibi yerleştirdi yüreğime. Sanki ayrı bir eğitim verdi bana üniversiteden daha fazla..
Şimdi kitaba gelecek olursak; diziyle birebir değil. Bazı olaylar aynı bazıları farklı sonu da dahil. Yine eğlendiriyor, üzüyor..
Dizinin izleyicileri için hafif bir özlem giderici olabilir, hiç izlemeyenler isterlerse önce diziyi izleyip okuyabilirler, iyi okumalar :)
272 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Leyla ile Mecnun... Kendi çölünde kaybolanların hikayesi...
Kitabı okuyup bitirdiğime, daha ziyade sindirdiğime göre şimdi gelelim yorum kısmına. Fakat baştan söyleyeyim, bu inceleme daha ziyade diziye olan hayranlığımın ve özlemimin bir dışavurumu olacak :)
Leyla ile Mecnun pazartesi günlerini sendromsuz bir şekilde geçirmeme sebep olan diziydi. Evde kimse sevmezdi, benim kahkahalar attığım sahnelerde kardeşim bunun neresi komik der gibi bakardı her seferinde :) Ben de onu gerçekten seven ve anlayan bir izleyici olduğum için mutluluk duymuşumdur hep nedense. Akranlarımın bahsettiği güncel dizilere karşılık onlara L&M ile direnmeye çalışıyorum hâlâ. Dizi biteli seneler geçmiş olsa da hâlâ aynı hazla izliyorum. Mesela mutsuz bir anımda komik bir sahneyi açıp gülebiliyorum ilk kez izliyormuşum gibi veya duygusal sahneleri açıp açıp hüzünleniyorum. Bu da böyle bir tutku işte :))
Girizgahımı diziyle yaptığıma göre şimdi gelelim kitaba. Kitap sınavlarımın en yoğun zamanında geldi. Birazcık bakıştık, bakıp bakıp mutlu oldum :) Arkadaşlarıma, ben çok merak ediyorum okumaya başlayacağım galiba dediğimde saçmala Sinem bırakmazsın elinden, kaptırırsın kendini. Bilmiyorsun sanki kendini gibi ikazlar üzerine kitaba kısa bir veda ettim :)

İsmail Abi’yle, Yavuz’la, Erdal Bakkal’la, İskender Baba’yla, Zeynep’le herkes oradaydı yine, tüm samimiyetiyle.Kitabı okurken Kireçburnu’nda gezindim sanki, Erdal Bakkal’ın sallama çayından içtim. İsmail Abiyle birlikte geçen gemilere el salladım sanki.
Bir çok yerde dizideki diyaloglar gözümde canlandı ve bu da daha bir keyif ve akıcılık kattı kitaba. Fakat bu durumun büyük kısmının benim diziye olan hayranlığımdan kaynaklı olduğu da aşikâr. O yüzden diziyi hiç izlemeyen biri bu kadar beğenir mi zannetmiyorum. Burak Aksak’ın hayal gücüne hayran kaldığım bölümlerde diziyi izlememiş biri ne saçmalıyor bu diyebilir. Çünkü kitabın içine tam giremiyorsunuz. Kitaba dair en büyük eleştirim bu olabilir belki de. Diziyi bile tam olarak izlemeyen birinin kurguyu anlaması zorken kitabın bu kadar basite indirilmesi pek mantıklı gelmedi bana. 100 küsür bölümde anlatılan olay örgüsü 270 sayfalık kitaba bastırılmış gibi geldi. Kendimi hızlandırılmış bir kursa gidiyor gibi hissettim çoğu yerde.

Kimi yerde çok güldüm kimi yerde ise duygularım birbirine karıştı L&M’nin büyük özelliği de budur belki, ani duygu geçişleri. Bu yüzden iyi ki sakin bir ortamda okuyup bitirmişim kitabı diyorum. Çünkü tüm duygularımı istediğim gibi dışa vurabildim, hunharca güldüm komik bulduğum yerleri veya şaşkınlığımı yüksek sesle ifade edebildim. Metroda, otobüste okusaydım gülmemek için yanaklarımı ısırırdım veya dayanamadığım yerlerde gülüp insanların değişik bakışlarına maruz kalabilirdim :)

Kitabın sonunu okumamak için direndin kendi kendime. Sonlara doğru yaklaştıkça boğazım düğüm düğüm oldu adeta. Hiç bitsin istemedim. Nitekim dizinin de son bölümünü izlemedim hâlâ, hayalimdeki gibi kalsın istediğimden.

Zamanında dizinin bitmesine üzülürken şimdi de kitabını bitirmenin burukluğunu yaşıyorum. E ne de olsa “zaman döngüseldir.” :) İyi ki Burak Aksak kitabı yazmış da o duyguları tekrar tekrar tatmışım. Aşkı, dostluğu, çaresizliği...

İncelememi diziden en sevdiğim sahne ile sonlandırıyorum. Tüm Leyla ile Mecnun sevenlere selam! https://youtu.be/6SAv05R0DMQ

Yazarın biyografisi

Adı:
Burak Aksak
Unvan:
Yazar, Senarist
Doğum:
İstanbul, 12 Eylül 1985
12 Eylül 1985’de İstanbul’da doğdu. Eskişehir Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi okudu. 2006 yılında kazandığı bursla Plato Film Okulu’na girdi. Ekol Drama Sanat Okulu’nda “Kamera Önü Oyunculuğu" eğitimi verdi. Kuzeni Selçuk Aydemir'le beraber senaristliğini yapıp yönettiği TRT'de yayınlanan Ramazan Güzeldir dizisiyle televizyon hayatına başlayan Aksak, yine TRT'de Onur Ünlü'nün yönettiği Leyla ile Mecnun'un senaristliğini yaptı ve bu sevilen dizi ile adını duyurdu. Ardından Ben de Özledim dizisinde senaristlik yapmaya devam etti. 2015'te vizyona giren olan Bana Masal Anlatma ve Kara Bela adlı sinema filmlerinin hem senaristliğini hem de yönetmenliğini üstlendi. 2016’da ise Dede Korkut Hikayeleri adlı televizyon filmlerinin senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendi.

Yazar istatistikleri

  • 727 okur beğendi.
  • 6.665 okur okudu.
  • 245 okur okuyor.
  • 2.876 okur okuyacak.
  • 77 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları