Tinin Fenomenolojisi (1807) adlı kitabının meşhur bir pasajında Hegel, efendi ile köle arasındaki mücadeleyi tartışıyordu. Efendi, öz-bilinçli bir birey olarak kabul görmek ister ve bunu başarmak için köleye ihtiyaç duyar. Fakat kölenin de kabul görmeyi hak ettiğini onaylamaz. Eşit olmayan bu ilişkiyi, birinin öleceği bir mücadeleye yol açar. Ancak bu süreç kendi kendini baltalayıcıdır. Efendi ve köle en sonunda birbirlerine ihtiyaçları olduğunu ve birbirlerinin özgürlüğüne saygı duymaları gerektiğini kabul ederler.
Toplum Sözleşmesi’nde (1762) ortaya koyduğu sorun, insanların, devletin yasalarına itaat ederken aynı zamanda birlikte toplumun dışında oldukları kadar özgür yaşamalarının bir yolunu bulmaktı. Bunun başarılması imkânsız gelebilir, muhtemelen öyledir de. Toplumun parçası olmanın bedeli bir çeşit kölelikse, bu ödenmesi gereken çok yüksek bir bedel olurdu. Özgürlük ile toplum tarafından dayatılan katı kurallar birbiriyle çakışır; kurallar, kimi eylemleri engelleyen zincirler haline gelebilir.
Rousseau’ya göre insan, doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Diğer insanlar üzerinde hâkimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleştirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, “soylu vahşi” bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.