Doğru ya da yanlışa, iyi ya da kötüye dair düşüncelerimiz bir tanrının olduğu dünyada anlam kazanır. Tanrı’nın olmadığı bir dünyada anlamsızdırlar. Tanrı’yı ortadan kaldırırsanız, o zaman nasıl yaşamamız, neye değer vermemiz gerektiğine dair açık ilkelerin var olma olasılığını da ortadan kaldırmış olursunuz.
Marx ve Engels, sınıf mücadelesinin yerine, kimsenin toprak sahibi olmadığı, miras bırakılmayan, eğitimin ücretsiz olduğu ve kamu fabrikalarının herkesin ihtiyacını karşıladığı bir dünya vaat etmiştir. Din ya da ahlaka da gerek olmayacaktı. Din, daha sonra meşhur olan ifadesiyle, “halkın afyonu”ydu: İnsanları, gerçekte baskı altında olduklarını fark edemeyecekleri şekilde uyutan bir uyuşturucu gibiydi.
Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu. Fakat kapitalist sistemde-çoğunlukla miras kalan bir servetten dolayı-parası olanlar, gitgide daha zenginleşiyordu. Bu sırada, emeklerini satmaktan başka yapacak bir şeyleri olmayan insanlar sefil hayatlar yaşıyor ve sömürülüyorlardı. Marx için tüm insanlık tarihi, bir sınıf mücadelesi olarak açıklanabilirdi: Zengin kapitalist sınıf (burjuvazi) ile çalışan sınıf ya da proletarya arasındaki mücadele. Burjuvazi ile proletarya arasındaki bu ilişki, İnsan oğlunun potansiyeline ulaşmasına engelliyor, çalışmayı tatmin edici bir etkinlik yerine acı dolu bir şeye çeviriyordu.