Sonra eve, Velaris’e dönüp nihayet o sanatçılar mahallesinde yürürdüm; oradaki dükkânlara, galerilere girip çıkar, bildiklerini öğrenir ve belki -günün birinde- kendi dükkânımı açardım. Eserlerimi satmak için değil, bildiklerimi diğerlerine öğretmek için.
Belki öğrencilerimi bana benzeyenlerden seçerdim: Paramparça olduğu halde ayakta durmaya çalışan, karanlık ve acının ötesinde kim olduklarını öğrenmeye çabalayan kişilerden. Ve her günün sonunda eve dönerken bitkin ama hoşnut olurdum. Gururlu.
Mutlu.
Eve, yani kasaba evine, günün hikâyeleriyle dolu arkadaşlarıma döndüğümde, o tanıdık masanın etrafında birlikte yemek yerdik.
Ve Rhysand... Rhysand...
O da orada olurdu. Kendi dükkânımı açmam için bana para verirdi. Kimseye yük olmak istemeyeceğim için resimlerimi satıp borcumu öderdim. Eşim olsun ya da olmasın, kimseye borçlu kalmazdım.
Yaz boyunca bu dağ evinde olurduk: Çimenliğin üzerinde uçar, küçük derelerden yemyeşil yamaçlara kadar peşimden kovalardı. Yıldızların altında benimle birlikte oturur, bana kendi elleriyle dolgun yaz çilekleri yedirirdi. Kasaba evindeki o masada otururken gürültülü kahkahalar atardı. Artık asla soğuk, zalim, vakur olmazdı. Artık asla kimsenin kölesi veya orospusu olmazdı.
Ve gece olunca... birlikte üst kata çıkardık. O kendi maceralarını fısıldardı, ben günümün nasıl geçtiğini fısıldardım, derken...
Ve işte.
Bir gelecek.
Kendim için yarattığım, Sidra’nın üstündeki gün doğumu kadar net bir gelecek.
Ölümsüzlüğün sunabileceği tüm fırsatlara işaret eden bir tabela, bir hedef, bir davet. Gelecek artık o kadar amaçsız ve boş görünmüyordu.
Bunu elde etmek için son nefesime kadar savaşacaktım – ve korumak için.
Yani artık ne yapmam gerektiğini biliyordum.