Şimdi, boşlukta, ürkmüş bir sessizlik; anlamdan ve biçimden yoksun, durgunluk içinde suskun, ruhun erişemeyeceği tüm nesnelerle ağırlaşmış bir sessizlik.
Bir saniye geçti, ama sonsuzluk gibiydi. İçimde, kör gereksinimlerin, değiştirilemeyen şeylerin tüm yılgınlığını duyumsadım: zamanın tutukevi; şimdi doğmak, ne önce ne de sonra; bize verilen ad ve beden; nedenler zinciri; şu adamın fışkırttığı tohum: istemeksizin babam olan; bu tohumdan dünyaya gelişim; o adamın istemeksizin meyvesi olmak; o dala bağlı olmak; o köklerle dile getirilmek.
Benim sizin için sahip olduğum gerçeklik, sizin bana verdiğiniz biçim içindedir; ama bu sizin için gerçekliktir, benim için değil; sizin benim için sahip olduğunuz gerçeklik de benim size verdiğim biçim içindedir; ama bu benim için gerçekliktir, sizin için değil; benim kendimin de, kendime vermeyi başardığım biçim içindekinden başka gerçekliğim yoktur.
Yaşadığımı göremiyordum;
Yaşadığımı göremediğim için, kendi kendime yabancı kalıyordum, yani başkalarının her birinin kendince görüp tanıyabildiği, benimse tanıyamadığım biri.
Gerçek yalnızlık, kendi başına yaşayan, sizin için ne izi ne de sesi olan, böylece de yabancının siz olduğu bir yerdedir.
Böyle yalnız olmak istiyordum ben. Kendimsiz. Demek istediğim, daha önce tanıdığım ya da tanıdığımı sandığım kendimsiz. Kurtulamayacağımı, benden ayrılamayan yabancı'nın benim kendim olduğumu belli belirsiz duyumsadığım bir yabancıyla birlikte tek başıma.
O günden sonra, bir saatçik bile olsa, yalnız kalmak için büyük bir istek duymaya başladım. İstekten de öte bir gereksinimdi bu gerçekte: öylesine doruk noktasında, ivedi, çılgınca bir gereksinim ki, karımın varlığı ya da yakınlığı çılgınca bir öfkeye varacak denli çileden çıkarıyordu beni.