Şimdi bu kuralı kendi dünyamın merkezine koymuştum, kural basitti.
Kaldığın o yarı yoldan kimsenin gelip seni almasını bekleme.
Çünkü buna vaktin olmayabilir.
Geri geri yürüyüp koltuklardan birinin uzerine oturduğun da ne kadar kötü olduğuna bakıyordum ki peçete istemek için kafamı kaldırdığım sırada Pars'ın kapıyı kapattığını gördüm. Az önceki keyfinden eser yoktu. Yavaş adımlarla yanıma doğru yürüdü ve tam önümde diz çöküp oturdu.
Cebinden bir şey çıkarıyordu.
Yara bandı.
"Bu yara bantlarıyla derdin ne bilmiyorum ama, işte," diye mırıldandı ve paketini soydu. Ceketinin cebindeki mendille akan kanı sildiğinde yara bandının paketini soyuyordu. "Artık cebim de vara bandı var. Mutlu oldun mu? Cüzdanımda prezervatif taşımıyorum bu arada."
Bülbüller kanatları parçalandığında değil, gülden ayrı düştüklerinde ağlarmış. Kötü hikâyeler bülbülün ayağına batan dikenle başlar, koparılan kanatlarıyla devam edermiş. Masumlar, kurban; cellatlar kendini kral zannedermiş. Ahuzar bu hikâyede bir hiçmiş, bir çokmuş. Bir varmış bir yokmuş. Bir ölü bir diri, bin kayıp bir can; bir Ahuzar bir Ahu'ymuş.
Hepsi yok olmuş.
Sadece Timur'un Ahu'su, Ahu'nun Timur'u gerçeği kalmış.
Bülbül kapana düştü. Gül yandı. Bülbül feryat etti. Tulpar'ın kanatları parçalandı. Karadeniz karardıkça karardı. Bir atmaca kuşunun kanatlarına küçük bir sevda takılıp kaldı. Ölümsüz kapan bir değil bin ah- u-zar ile kırıldı. Geriye bir Ahu kaldı bir de can bildiği; aşkı.
Kimse bilmedi ama üç harf yine çok şeyi değiştirdi
Can gibi, Ahu ve aşk gibi...