Raskolnikov kendine fısıldıyor, “Tanrı yoksa her şey mubahtır. Hiçbir şeyden sorumlu değilim. Ama her şeyden sorumluyum da bu durumda. Şu tefeci koca karıyı ortadan kaldırsam, paraları cebe atsam. Tanrı yoksa kim ne diyebilir? Kendi dünyamı kurmak zorundayım.” Balta iniyor. Tefeci kadınla özdeşim kurduğumuz tek satır yok. Bir de arada gümbürtüye giden masum Lizaveta var. Hadi tefeci kadını kötü kalpli diye unuttuk. En ücra karakterlerine bile ruhsal derinlik katan Dostoyevski, Lizaveta’yı niye derinleştirmiyor? Bu iyi kalpli kıza niye replikli figüran gibi davranıyor? Raskolnikov, Sonya’ya suçunu itiraf ettiğinde anlıyoruz niye öyle yaptığını. Çünkü Sonya cinayet itirafını duyunca, “Sen o insanlara ne yaptın böyle?” demiyor. “Sen kendine ne yaptın böyle?” diyor. Raskolnikov ne yaptıysa kendine yapmıştır. Kurduğu dünyanın azabını çekmektedir. Bu vurguyu arttırmak için Lizaveta’nın acısı görünmez romanda. Lizaveta’nın ölümü hukukun konusudur, Dostoyevski ise bize daha yüksek bir hukuktan bahseder. Suçun cezasından kaçabilirsin ama vicdanın azabından kaçamazsın diyen bir hukuktan.
Ne zaman kendimiz olmayı bırakıp başkalarının kafasında şekillendirdiği kişi olmaya başladık. En isyankarlarımız, başkalarının kafasında şekillendirdiği kişi olmama çabası sarf ederken kendileri olmaktan ne kadar çıktılar. İlmek ilmek çözülebilecek bir sorun değil bu. Çözdükçe dolanan, arap saçına dönen bir şey. (Bu meselenin detaylı bir tahlili Dünya ve Ben’de var. J. Jose Millas, Hayykitap, 2010) Ben şunu anladım: Kendinden bıkmaya başlamak, kişilik sahibi olmaya başlamanın da bir göstergesidir.
Emrah Serbes